Carlo Ginzburg ve Menocchio Türk Olsaydı
Carlo Ginzburg, Türkiye'de çokça referans verilmesine rağmen, esasında akademi tarafından tam olarak kavranabilmiş bir tarihçi değildir. Onun arkeolojik bir arayışın ardından ortaya çıkan 'devrimci' eseri (Peynir ve Kurtlar), salt basit bir "muktedir ve ezilen halk" dikotomisine indirgenerek yüzeysel bir sınıf çatışması okumasına kurban edilir. Bu da herhalde bizim, her şeyi birbirine benzemeyen veya zıt olan "ikiye indirgeyerek" algılayabilen zihniyet trajedimizden olsa gerektir.
Oysa Ginzburg'un asıl muhalefeti, devrimciliği ve radikalliği; ele aldığı konulardan ziyade çatlak peşinden giden anlatı arkeolojisinde, yani metodolojisinde yatar. O, "kanonlaşmış yargıç-tarihçi"nin epistemik şiddetine ve hem tarihi hem de öznelerini homojenleştiren o tepeden inme kalıplarına karşı çok başka bir pozisyonda durur. Ginzburg, sıradanın sıra dışılığını keşfetmeye çalışan bir mikrobiyolog gibidir. Belki de ona "soytarının tarihçisi" demeliyiz. Bir anlatı arkeoloğuydu; bazen bir sosyolog, bazen bir dedektif... En önemlisi; kibirli-yapısal hikayelerin, kitsch trajedi kahramanlarının ve kaybederken bile kazananların muarızlığını yapan bir anti-kahraman. Biraz duygusal, biraz indî olmayı göze alarak şöyle de diyebilirim: O, hakikati kralların ideallerinden küçük adamların hayatına indiren bir oyunbozan bile olabilir.
Türkiye'de ise alışık olduğumuz tarih yazımı büyük ölçüde iktidar/devlet-merkezli kanonlarla yürür. Tarihçi, ekseriyetle muktedirin sözlüğü ve gözlüğüyle konuşan, mevsuk olanı ancak merkezî aklın çizdiği kalıplar ve kavramsal haritayla okuyan bir yargıç-tarihçi hüviyetindedir. Kim bilir neden, İbn Bîbî'nin söyledikleri çoğunu epey bir bağlamaktadır.
Eğer Peynir ve Kurtlar'ın Friulili değirmencisi Menocchio bir Türk olsaydı ve Anadolu'da yaşasaydı, Türk tarih yazımının ve kanonların elinde kendi özgüllüğünü ve sıradışılığını tamamen yitirecekti. Bundan ne yazık ki eminim... Ya da zaten hiçbir zaman keşfedilemeyecekti. Türk tarih yazıcısı, kendi geçmişindeki —Menocchio'ya pek de benzeyen— Abdal, Kalenderî veya Babaî figürlerini anlamaya ve anlatmaya çalışırken, onları sağı solu bir türlü açıklanamayan "heterodoksi" şablonuna sıkıştırıp keşfedilmeye değmez bularak aslında öldürmüyor mu?
Abdal, Kalenderî ve Babaî gibi "marjinal" figürler; merakları, entelektüel arayışları, kendilerine has dünyevi-manevi itirazları veya ürettikleri özgün kozmolojilerle ele alınmazlar. Aksine, tüm o bireysel ve zihinsel farklılıklar birbirlerine benzetilerek ve "şamanik-heterodoks kalıntılar" denilerek silinir; hepsi "iptida inançlarını üzerinden atamamış, dini algılama yetkinliği kemale erememiş pagan kalıntılar" olarak kodlanır. Bu sıradan-tuhaflık, onların kültürel kodları ve ananeleri nedeniyle aşılmaz bir ontolojik kader gibi sunulur ve üyeleri, hepsi birbirinin kopyası olan "popüler halk İslamı" potasında eritilir.
Dahası, yargıç-tarihçi bu figürlerin iktidarla olan tarihsel çatışmasını doğrudan bir fıkıh ve hukuk çatışmasına indirgeyerek yapısal bir hataya da düşer. Oysa Anadolu'da, Avrupa'daki gibi teolojik sınırları kesin çizilmiş, sistematik bir "Engizisyon" aklı yoktur; dolayısıyla merkezle çevre arasındaki çatışmanın kökeni salt dogmatik bir hukuk zemininde başlamaz. Siyasi, iktisadi ve içtimai olan bu çok katmanlı gerilim, tarihçi tarafından sonradan fıkhî bir sapkınlık meselesine hapsedildiğinde, o sıra dışı failin zihinsel dünyası tamamen görünmez kılınır.
Sonuç olarak, Menocchio bu coğrafyada yaşasaydı; mahkeme kayıtlarının satır aralarından fışkıran o bireysel inadı, okuma tutkusu ve evreni kendi meşrebince anlama çabasıyla değil; ancak mensup olduğu zümrenin sosyal pozisyonu ve kültürel bagajıyla determine edilirdi. Yalnızca hukuku ihlal ettiği anlarda —ve iktidarın anladığı dilde— görünür kılınır, temsil ettiği o muazzam sıra dışılığın tarih yazımımızdaki karşılığı ise en fazla "popüler halk İslamı'nın tipik bir tezahürü" olarak yaftalanıp geçilmek olurdu.
Bu arada... Son not olarak şunu eklemek isterim: Yazıyı yazdığım sırada sayın Evrim Binbaş'ın bir sosyal medya paylaşımından, Ahmet Yaşar Ocak'ın Şeyh Bedreddin'in şeyhi Ahlatî'yi Menocchio'ya benzettiğini okudum. Oysa Ahlatî; Kahire gibi bir metropolde yaşayan, Memlük Sultanı Berkuk'un dahi hürmetini (ve himayesini) kazanmış, dönemin tasavvufî ve fıkhî ilimlerine derinlemesine vakıf bir elit entelektüeldir. Şeyh Bedreddin gibi Osmanlı'nın en üst düzey fıkıhçılarından, sufilerinden ve kazaskerlerinden birini yetiştirecek kadar köklü bir fıkhî/tasavvufî geleneğin merkezinde durur. Onu, kendi yalıtılmış dünyasında, eline geçen sınırlı sayıdaki kitapla kendi "peynir ve kurtlar" kozmolojisini yaratan o yalnız değirmenciye benzetebilmek için, işte tam da tenkid edilmesi gerektiğini söylediğim o şabloncu gözlüğüyle bakmak gerekir.
"Madem ikisi de kanona aykırı, o halde ikisi de aynı heterodoks tuhaflığın temsilcileri olarak birbirlerine benzerler" diyerek hepsini aynı torbaya doldurmak, Ginzburg'un sıradanın-sıra dışılığını arayan metodolojisine muhalif değil midir? Ginzburg, Menocchio'yu "Bakın ne tuhaf bir heterodoks" demek için değil, onun kendi içindeki o muazzam zihinsel özgünlüğünü göstermek için yazmıştır.
Mehmet Hakan Kekeç
Ancak alıntılanan köşe yazısı/haberin bir bölümü, alıntılanan habere aktif link verilerek kullanılabilir. Ayrıntılar için lütfen tıklayın.
- Mezarlıktan atılan taşlar ve Malazgirt (27.08.2024)
- Alp Arslan’ın Rûm’daki gözleri: Afşin Bey (25.08.2024)
- 4 Kapı 40 Makam Bağlamında Yûnus’un Mezhebi ve Tarikatı (02.07.2024)
- Türklerin Beyaz Gecesi (29.06.2024)
- Orhan Gazi’nin Kokusunu Taşıyan Köy: Gürle (12.06.2024)
- İsmail Saib Sencer, 100 sene önceden müjdelendi mi? (06.06.2024)
- Mehîb Sükût ve Akşemseddin (29.05.2024)
- Kalenderî tacı olur mu? (24.05.2024)