İman demek muhabbet demektir (Fetih Suresi Tefsiri 29. ayet)
İnananların bir ekin tarlası misali nasıl omuz omuza verip dimdik durduğunu, kâfirlere karşı aşılmaz bir kale olurken kendi aralarında nasıl engin bir merhamet deryasına dönüştüklerini anlatan Fetih Suresi'nin son ayeti, o sarsılmaz bağın gücünü adeta yeniden kalplerimizde hissettirdi. Gösterişten uzak, sadece Rabbinin lütfunu arayan samimi secdelerin insan simasına kattığı o eşsiz nuru kalplerimizde hissederken; bâtıla karşı sarsılmaz bir dağ, mümin kardeşine karşı ise şefkatli bir liman olmanın şuuruna eriştik.
***Fatma Bayram'ın anlattıkları tümüyle verilmiştir.
01.03.2026
Fetih Suresi Tefsiri
Fatma Bayram
"Elhamdülillahi Rabbi'l-âlemîn. Ves-salâtü ves-selâmü alâ Rasûlina Muhammedin ve alâ âlihî ve sahbihî ecmaîn.
💠
Fetih Suresi 29. ayet-i kerime:
"Muhammedun resûlullâh(resûlullâhi), vellezîne meahû eşiddâu alâl kuffâri ruhamâu beynehum terâhum rukkean succeden yebtegûne fadlen minallâhi ve rıdvânen sîmâhum fî vucûhihim min eseris sucûd(sucûdi), zâlike meseluhum fît tevrât(tevrâti), ve meseluhum fîl incîl(incîli), ke zer'in ahrace şat'ehu fe âzerehu festagleza festevâ alâ sûkıhî yu'cibuz zurrâa, li yagîza bihimul kuffâr(kuffâra), vaadallâhullezîne âmenû ve amilûs sâlihâti minhum magfiraten ve ecren azîmâ(azîmen)."
Fetih Suresi'nin son ayet-i kerimesindeyiz. Burada hem bir müjde var bize hem de bir hedef gösteriyor, Allah Teâlâ…
💠
"Muhammedur resulullah"
Muhammed, Allah'ın resulüdür. Binaenaleyh O'na olan vaatlerini fiiliyat ile tahakkuk ettirerek ispat edecek olan da O'dur.
Bir önceki ayet-i kerimede Cenab-ı Hak vaatlerde bulunmuştu (Huvellezî ersele resûlehu bil hudâ ve dînil hakkı li yuzhirahu alâd dîni kullih); "Bütün dinlere galip kılmak üzere peygamberini o hidayet olan Kur'an ve dini hak ile gönderen O Allah'tır." demişti. Orada çok büyük bir müjde vardı. Hatta Elmalılı Hamdi Yazır ne demişti, hatırlayın: "Bu kısmen geçmişte oldu, asıl başarı gelecekte olacak." Yani hâlâ bütün dinlere İslam'ın galip geleceğini bekliyoruz. Fikri olarak zaten öyledir ama gerçek hayatta o galibiyetin henüz beklendiğini söylemişti.
💠
"ve kefâ billâhi şehîdâ"
Buna şahit olarak da Allah yeter.
Buradaki şehadet hem Allah'ın o sözüne hem de "Muhammedur resulullah" sözünedir. Muhammed'in (s.a.v.) Allah'ın resulü olduğuna Allah şahit olarak yeter. Binaenaleyh O'na olan vaatlerini fiiliyat ile tahakkuk ettirerek ispat edecek olan da O'dur. Allah'ın bu şehadetine karşı "Muhammed resulullah" demek istemeyen kafirler, hakikatte kendileri zarar etmiş olurlar.
💠
"vellezîne meahû"
Muhammed Aleyhisselam Allah'ın resulüdür; bunu söyledi. Şimdi onunla beraber olanlara geçti. Onunla beraber olanların kim olduğunu söylemiyor, vasıflarını sayıyor. Kur'an'da bakın; müminler şu kişilerdir demez. Cennetlikler şu kişilerdir diye isim saymaz. Veya bir topluluk ismi, millet ismi zikretmez. Münafıklar şunlardır, kafirler şunlar şunlardır demez. Ne yapar? Bu insan tiplerinin niteliklerini, özelliklerini sayar. Böylece verdiği bilgi evrensel olur. Hangi milletin içinde olursa olsun kafiri, münafığı, mümini o anlatılanlarla teşhis edebilirsiniz.
Ama hepsinden önemlisi —bakın, dikkatimizi şeytan hep başkalarını teşhis etmeye çağırıyor— asıl ilk yapmamız gereken; "Bu sıfatlar bende var mı?" diye bakmaktır. "Bende kâfir sıfatlarından var mı?" Mesela kibirdir; önde gelen sıfattır, bütün kâfirlerin ortak sıfatıdır. Kibir bende var mı? Kibir, başkalarını hor görmektir. Münafık sıfatı; ikiyüzlülük, sözünde durmamak, korkaklık... Tevbe Suresi'nde geçtiği üzere "sıvışmak". Bir iş düşeceği zaman sıvışmak ama bir menfaat olacağı zaman hemen orada bitmek. "Bu bende var mı?" diye bakacağız. Müminler anlatılıyor; "Ben o mümin niteliklerini taşıyor muyum?" Öncelik budur; kendimize bakmamız gerekir.
Peygamberimizle beraber olanların sıfatları neler?
💠
"eşiddâü alel küffâr"
Kâfirlere karşı çok çetin, çok şiddetlidirler.
(Bu, onların küfürlerine karşıdır; yoksa kâfirlerin şahıslarıyla bizim bir ilgimiz yok, kimsenin şahsı bizi ilgilendirmiyor, derdimiz değil. Buradaki şiddetli duruş; küfre ve düşmanlığadır.)
Onların küfürlerine karşı zaaf ve yılgınlık göstermez; sert ve kuvvetli davranırlar. Kâfirlere karşı sert, güçlü, alt edilmez, yenilmez ve dik durmak gerekir.
Onun için sulh müzakeresi esnasında kâfirlerin sözlerine karşı galeyana gelmişlerdi. Hangi sulh müzakeresi bu? Hudeybiye. Hudeybiye'de niye galeyana geldiler, Hz. Ömer ve onun gibi olanlar… geçimsiz, huysuz olduklarından veya her yerde çıkıntılık yapan kişiler olduklarından mı? Hayır. "Kâfirlere niye taviz veriyoruz, niye zayıf davranıyoruz, niye onların dediklerini kabul ediyoruz?" diye tepki gösterdiler. Peygamber Efendimizin "Resulullah" sıfatını bile sildirdiler, Peygamberimiz de kabul etti; "Bunu niye yapıyoruz?" diye böyle davrandılar.
Fakat bu şiddetli insanlar, kâfire karşı böyleyken kendi aralarında "ruhamâü beynehüm" yani çok rahimdirler. Birbirlerine çok yumuşak, çok nazik ve merhametli hareket ederler. Onun için aralarında kelime-i hak üzere toplanmaları da kolay olur.
İki tane Avrupa ülkesi görünce adamlara hayran olan; İslam dünyasını ise "Ben Araplara para yedirmem," deyip hacca, umreye gitmeyerek hor gören; Müslümanları "makarnacılar, bidon kafalılar" diyerek küçümseyen insanlar bu gruptan değildir. Bana dostunu söyle, sana kim olduğunu söyleyeyim. Kendini kime yakın hissediyorsun? Ben bunu uzun yıllar çok basit bir benzetmeyle, Sultanbeyli ve Fenerbahçe otobüsü kıyaslamasıyla anlatmıştım. Tabii ki hepimiz temiz, düzenli, estetik, nazik davranışlardan ve mekanlardan hoşlanırız; nefsimiz bundan hoşlanır. Peygamber Efendimizi bir düşünün; sizce köylü müydü, bedevi miydi, dağınık bir insan mıydı? Kötü kokar mıydı? Ne kadar nazik ve ne kadar asil bir insan olduğunu düşünün. O bedevilerden samimi Müslüman olanlara gösterdiği yakınlığa bakın; bir de o asil, pırıl pırıl görünen müşriklerden duyduğu uzaklığa ve onlara gösterdiği mesafeye bakın.
Bir hadise anlatayım: Bir sahabe vardı, Peygamber Efendimize her gelişinde ufak tefek köy hediyeleri getirirdi. Köyden ne gelir? Tereyağı gelir, sebze gelir. Eskiden tavuk gelirdi; şimdi köyde de kimse tavuk bakmıyor. Bize yumurta bile gelirdi, otobüsle samanlayıp getirirlerdi. Peygamber Efendimizin de böyle bir sahabesi var; çölde yaşıyor. İsmi kayıtlıdır ama şu an hafızamda yok ne yazık ki. Gariban biri; ara sıra Medine pazarına satmak için bir şeyler getirir, her gelişinde de Peygamberimize mutlaka bir hediye sunarmış. Peygamber Efendimiz de ona geriye dönerken şehirde bulunup köyde bulunmayan şeylerden götürürmüş.
Babamın da bir tahta bavulu vardı. O bavulu hediyeyle doldurur, köye öyle giderdi. İkişer metre basma, birer paket çay, kahve... Köyde bulunmayan ne varsa. Biz gittiğimiz zaman bütün köy eve gelirdi. Babam bavulu açar, her gelene oradan hediyeler dağıtırdı; en büyük sevinci buydu. Efendimizin sünnetidir; "Tehâdû tehâbbû" buyuruyor: "Hediyeleşin ki aranızdaki muhabbet artsın."
Hediyeleşirken ne verirken ne de alırken hiçbir hediye küçük görülmez. Verirken de küçük görmeyeceksin; "Bir tas çorba verilir mi?" demeyeceksin. Hediyeyi küçük görmeyin diyor.
Şimdi bu adam yine gelmiş. Peygamber Efendimiz bir gün sabah erkenden Medine çarşısını denetlemek için çıkmış. Bakmış ki, bu zatı uzaktan görmüş. Eşyalarını yerleştiriyor, tezgahını açıyor. İsmi Zahir (r.a.). Peygamberimiz ona hissettirmeden arkasından gelmiş, sarılmış. Bir düşünün; adam ta Arap coğrafyasının neresinden yük getirmiş. Kim bilir ter kokuyor, zaten yorgun argın. Peygamberimiz ona sarılmış, gözlerini kapatmış. O da "Kim?" diye çırpınıyor. Peygamberimiz seslenmeye başlamış: "Köle satıyorum, köle satıyorum! Köle isteyen var mı?" diye o sahabeyle şakalaşıyor. (Peygamberimizin şakaları hakkında, Allah rahmet eylesin, Ali Yardım Hoca'nın çok güzel bir tespiti var. Bugün şakalar dozunu aştığı için diyor ki: "Evet, Peygamberimiz de şaka yapmıştır ama hayatındaki şakalar sayılıdır, beş altıyı geçmez." Ve bunlar ya toplumun gariban kesiminedir; ya çocuklara veya yaşlı kadınlaradır. Mesela yaşlı bir kadın Peygamberimize, "Ben cennete girecek miyim?" diye soruyor. Peygamberimiz, "Yaşlılar cennete giremeyecek," diyor. Kadın ağlamaya başlıyor. "Hayır," diyor, "yaşlı olduğun hâlde girmeyeceksin, cennete genç yaşında gireceksin." Böyle birkaç tanedir. Peygamberimizin hiç Ebubekir'le, Ömer'le şakalaştığını duydunuz mu? Hiç öyle bir örnek var mı? Yoktur.) Müslümanın hayatının ağırlık merkezi şaka değil, vakar olmalıdır. Karşısında heyecanlanan, titreyen insanlar olmuş; işte Peygamberimiz o şakaları onlara yapmış.
"Köle var mı? Köle alacak var mı? Köle satıyorum!" diye seslenince, Zahir o sesi duyup Peygamberimiz olduğunu anlıyor. Sırtını Peygamberimizin göğsüne iyice yaslıyor. Bu sahabenin bedeni biraz kusurluymuş, fiziksel olarak pek albenisi yokmuş. "Ya Resulallah," diyor, "ben para etmem. Benden bir kâr olmaz, beni kimse almaz." Peygamberimiz de ona, "Sen Allah katında çok kıymetlisin," diyor.
Onun için kime yakın olacağız? Allah katında kıymetli olan kimdir? İşte bunu görmemiz lazım. Mesela ben, topluluk içinde sanki başka kimse yokmuş gibi yüksek sesle konuşan insanlardan çok rahatsız oluyorum. Bazı başka topluluklara gidiyorsunuz; yirmi otuz kişi sohbet ediyor, çıt çıkmıyor. Nazikler, görgülüler ama ben onlardan değilim. Evet, insan bazı şeylere imrenebilir ama ben kime yakınım? Belki konuşurken biraz kaba saba, bağıra çağıra; otobüse binerken, inerken azıcık ittirip kaktırarak, ayağına basarak; tavaf ederken dürterek falan yapan ama Allah yolunda cihada çağrıldığı zaman da koşa koşa giden insanlara yakınım. Ötekiler bankamatiklere koşar, ben size söyleyeyim. Meydanlara koşanlar kimse, o gece meydana çıktıysanız kimler olduğunu görmüşsünüzdür. Meydandakiler kimse, biz onlardanız. Kendinizi ona göre konumlandırın.
İki özellik sayıldı. Peygamberimizle birlikte olanlar kâfire karşı çok dik, çok onurlu, çok zor, kolay ikna olmaz insanlardır. Ama birbirleri arasında da çok alçakgönüllü, çok merhametlidirler. O yüzden Elmalılı diyor ki -burası çok önemli- hemen toparlanırlar. "Ben bunlardan mı olacağım?" falan demezler, hemen toparlanırlar.
💠
"terâhum rukkean succeden"
Üçüncü özellikleri: "Sen onları rükû ve secde hâlindeyken görürsün," diyor. "Rükkân" ve "sücceden" kelimeleri isim vezninde geldiği için, "rükû yaparlarken, secde yaparlarken" diye fiil gelmedi. "Râki" ve "sâcit" olarak görürsün diyelim. Bu neyi gösteriyor? Bu kişilerin rükû ve secdeleri onların ayrılmaz bir parçası, bir sıfatı hâline gelmiş.
Buradan ne anlıyoruz? Peygamber Efendimizle birlikte olanların bu birlikteliği, sahabe için fiziki bir birliktelikti. Bizim için ise manevi bir birlikteliktir. Unutmayın ki biz, Allah ve Resulü'ne, onun yanında onunla beraber olanlardan daha sevgiliyiz. Peygamberimiz soruyor: "İmanı en kuvvetli olanınız kim?" Sahabeler, "Sensin ya Resulallah," diyorlar. O da, "Ben her gün Cebrail'i görüyorum, nasıl inanmayacağım?" diyor. "O zaman sen değilsen biziz ya Resulallah," diyorlar. "Siz beni her gün görüyorsunuz," diyor, "nasıl inanmayacaksınız? Vahyin indiğini görüyorsunuz, mucizeleri görüyorsunuz. Peygambere istediğiniz zaman gidip soru soruyor, konuşuyorsunuz." Sahabeler, "Peki o zaman kim? Biz bilemedik," deyince Peygamber Efendimiz (s.a.v.) şöyle buyuruyor: "Sizden sonra gelecek, sadece birtakım sayfalarda okuduklarına iman edecek olanlar; işte imanları en kuvvetli olanlar onlardır. Onlar benim kardeşlerimdir."
İşte biz Peygamberimizle manen birlikteyiz ama bu sıfatlar bize de lazım. Kâfire karşı zorlu, mümine karşı merhametli olmak ve sürekli namaz kılmak... Ali Ulvi Kurucu'nun hatıratını okumadıysanız okuyun. Orada anlatılıyor, başka zamanlarda başkalarından da sözlü olarak dinledim. Her fırsatta namaz kılarmış. İmam Hatip'te çocuklara Arapça öğretiyormuş. (Ali Ulvi Kurucu'nun kendisi zannedeceksiniz, orada anlattığı amcası Hacı Veyiszade'den bahsediyoruz.) Tahtaya bir cümle yazar, "Hadi bakalım, bu cümleyi şimdi çevirin," dermiş. Öğretmen çözüm için beş dakika süre verir ya; çocuklar tahtadakini çözerken o hemen seccadeyi serip sınıfta iki rekât namaz kılarmış. İmtihan yaparken kâğıtları dağıtır, yine seccadeyi serip namaza dururmuş. Devamlı...
Bir de öyle dostlarımız, dost demeyelim artık tanıdıklarımız var ki; yıllarca seyahat ediyorsun, evine gidiyorsun, senin evine geliyor ama hiçbir şekilde namaz kıldığına rastlamıyorsun. Buna da dikkat etmek lazım. Müminlerin dostlarının kimler olduğu ayetlerde geçiyor (Teğabun Suresi): "Müminlerin dostları Allah'tır, Resulü'dür, namaz kılanlar ve zekât verenlerdir." Diğerleri tanıdıktır, dost olamaz.
Onları hep rükû ve sücut hâlinde görürsün. O kadar çok namaz kılarlar. Öyle itaatkâr ve âbittirler. Âbit, ibadet eden demektir.
💠
"yebteğûne fadlen minallâhi ve ridvânâ"
İnsan biriyle dostluk yaptığı zaman o kişinin hayattaki amaçlarını da bilir. Kimisinin amacı sırf para kazanmaktır, hep onu konuşur. Kimisinin amacı gezmek tozmaktır, hep seyahat konuşur; bu da şimdi bir moda. Size şunu söyleyeyim: Lafın yeri gelmeden yaptığınız seyahatlerden bahsetmek, yediğiniz yemekten bahsetmek kadar ayıptır, görgüsüzlüktür. Lafın yeri gelir, "Ben Mısır'a gittiğimde şunu görmüştüm," dersin. Hatta "Mısır'a gittiğimde" demen bile gerekmez, doğrudan "Mısır'da şöyleymiş" de diyebilirsin. Günümüzün ne yazık ki böyle bir zayıflığı var; sergilemeden bir şey yaşanmamış sayılıyor. İlla anlatılması, gösterilmesi gerekiyor.
İşte bu insanların hedefleri "fadlen minallahi ve rıdvânâ", yani Allah'ın fazileti ve rızasıdır. Allah katında derece kazanmak, O'nun rızasını kazanmaktır. Hep bunu konuşurlar: "Ne yapsak da Allah'ın rızasını kazansak? Şöyle bir hayır işi varmış, nasıl katılsak, nasıl bir parçası olsak, nasıl ucundan tutsak?" Bir ibadet, bir zikir, bir tesbih öğrenirler, hemen onu paylaşır veya sorarlar. Ayetteki "Yebteğûne" kelimesi aramak, peşinden gitmek demektir. Sırf kapısına geldiği zaman değil, Allah'ın rızasını aktif olarak ararlar, peşinden koşarlar. Allah'tan hep lütuf ve rıza, yani daha ziyade sevap talep ederler. Öyle çalışır ve daima Allah'ın rızası yolunda terakki etmeyi, yükselmeyi düşünürler.
💠
"sîmâhum fî vucûhihim min eseris sucûd"
Onların yüzlerinde secdeden bir eser, bir alamet, bir secde izi vardır. Allah için halisane secde edip durdukları, yüzlerinin salah ile parlayan nuraniliğinden bellidir.
Bir de insanın nurunu gideren şeyler var. Oralara bakmamayı, o ortamlarda bulunmamayı da dikkate almamız gerekiyor.
Bir hadis-i şerifte, "Gece namazı çok olanın gündüz yüzü güzel olur," buyrulmuştur. Müminin yüzündeki o nur gece namazındandır. Sıhhat derecesini tam bilmediğim bir başka rivayette ise şöyle bir bilgi var: Cenab-ı Hak bütün namazlarda kuluna tecelli ederken "min verâi hicâb", yani bir perdenin arkasından tecelli eder. Sadece gece namazında "bilâ hicâb", yani perde olmaksızın tecelli eder. Onun için teheccüt namazı kılanların yüzünde Allah'ın nurundan bir nur olur.
Ebüssuud tefsirinde der ki: "Çok secde etmekten hasıl olan eserdir. Hazreti Peygamber'den (s.a.v.) rivayet olunan 'Suretlerinizi sertleştirmeyiniz, sertlikle damgalamayınız.' hadis-i nebevisi ile gelen yasak, alınlarını yere sürterek o izleri oluşturmaya çalışanlar hakkındadır." Bakın, bu da ilginç. "Onların alınlarında, yüzlerinde secde izi vardır" ayeti gelince bazı insanlar o izi yapmak için alınlarını yere çok vurmaya ya da bir şekilde iz oluşturmaya çalışmışlar. Peygamber Efendimiz de alınlarını yere sürterek o simaları oluşturmaya çalışanlar için böyle demiştir. O sırf riya ve nifaktır. Bunu kim yapmış? Münafıklar. Kimseyi damgalamak için söylemiyorum, sırf uyanık olalım diye söylüyorum. Demin dediğim gibi; yerli yersiz kocasının iyiliğinden, gittiği seyahatten, çocuğunun başarısından söz açılmadığı hâlde araya sıkıştıranlar var. Bunlar görgüsüzlüktür. Aynı şekilde, yeri gelmeden ibadetlerinden, gittiği umreden, yaptığı iyilikten, verdiği sadakadan falan bahsediyorsa bu da nifaktır. Bunu münafıklar yapar. Kendini mümin, Müslüman olarak kabul ettirme çabasıyla sağa sola cuma mesajları atar ama yaşantısında bir samimiyet yoktur. Sadece müminlerden görünmeye ihtiyaç duyuyordur.
Burada kastedilen ise sırf Allah için secde eden hâlis, muhlis secdekâr olanların yüzlerinde hasıl olan eserdir. Mücahid'den rivayet olunduğuna göre İbn Abbas demiştir ki: "O, gözle göreceğiniz bir eser değildir. Yani alnı nasır tutmuş veya çizik çizik olmuş gibi bir şey değil. İslam siması, seciyesi, tavrı, huşuu ve tevazusudur." Yani daha kapıdan girdiğinde, uzaktan gördüğünde "Bu Müslüman biri," dersin. Bazı müfessirler de bunu, dünyadaki secdelerinden ve namazlarından dolayı kıyamet günü yüzlerinde hasıl olacak nur olarak tefsir etmiş ve Mutaffifîn Suresi 24. ayeti ("Onları yüzlerindeki parlaklıktan tanırsın.") buna delil göstermişlerdir.
İşte bu vasıflar sayıldıktan sonra (kâfirlere karşı şiddetli, müminlere karşı merhametli olmak, sürekli rükû ve secde hâlinde bulunmak, Allah'ın rızasını aramak ve yüzlerinde secde nuru olması) en son zikrolunan kısım gelir: "Bu, onların Tevrat'taki meselleridir." Yani Allah, Tevrat'ta Peygamberimizin sahabesini işte böyle tarif etmiştir. "Onları gördüğünde yüzlerinden tanırsın" diye tarif etmiştir. Tevrat'ta mesel olarak zikrolunan acayip sıfatlarıdır Müslümanların.
💠
"Meselühüm fi'l-İncîl"
Onların İncil'deki meselleri de şudur. Rabbimiz İncil'de de Müslümanları bakın neye benzetmiş... Şimdi gene bir duruşumuzu anlatıyor, işte buraya çok ihtiyacımız var.
"ke zer'in"
Bizi bir tarladaki ekine benzetiyor.
"ahrace şat'ehu"
Filizini çıkarmış, çimini, sürgününü yarmış, çatallanmış,
"fe âzerehu"
derken onu kuvvetlendirmiş, başak çıkarmaya başlamış
"festagleza"
Sonra kalınlaşmış,
"festevâ alâ sûkıhî"
gövdeleri (sâkları) üzerine bir düziye dizilmiş. Dimdik dikilmiş. Kökleri zayıf veya yatık değil; dik ve düzgün.
Tarifteki detaya bakar mısınız? Ektiğiniz ekin bitmiş, yükselmiş, başak vermiş ve gövdesi zayıf değil, dimdik. Öyle düzgün, öyle dolgun ve feyizli ki;
"yu'cibuz zurrâa"
o ekini eken kişi tarlaya baktığında sevinç duyuyor. Hem kaliteli, sağlıklı, gürbüz; öyle bir rüzgârda, bir yağmurda telef olmaz. Kuvvetli bir ekin gelmiş.
Bu benzetme çiftçi ve ekin üzerinden yapıldı, şimdi bunu insana uygulayalım. Bir ekin tarlasına benzettiği için bir kalabalıktan bahsediyor. Müslümanlar topluluğu öyle bir topluluktur ki kökü ve gövdesi sağlamdır, dimdik durur. Başak vermiştir; verimlidir, olgundur ve başkalarına da faydalıdır. Onları yetiştiren çiftçiyi kime benzetiyor? Hars erbabına, kültür erbabına ve talim terbiye üstatlarına. Onları gördükçe göğsü kabarıyor. Talebe hocaları, onlara emek verenler, o gelen yeni Müslüman neslini gördükçe topluca göğüsleri kabarıyor.
İşte Resulullah ve ashabı böyle hoş, mükemmel, muntazam, güzel bir ekin gibi yetiştirilmiş bir ordudur. Burada Resulullah'ın feyz-i ahlakı ve talim terbiyesiyle ümmetine ruhen ve cismen verilen hayatî nizam... Yani hem ruhları öyle kuvvetli hem görüntüleri. O yüzden mesela cemaatteki adap çok önemlidir. Ön safta boşluk bırakılmaz. Sık durulur, omuzların birbirine değmesi lazım. Ön saftan başlanması lazım. Muntazam olması lazım. Yanındakine bakacaksın, böyle ip gibi olacak. Müslümanların safları... Cemaatle namaz kılarken imamdan önce gitmeyeceksin, imamdan önce kalkmayacaksın. Yani o hareketler intizamlı olacak. İşte burada Resulullah'ın feyz-i ahlakı ve talim terbiyesiyle ümmetine ruhen ve cismen verilen hayatî nizam ve neşenin bir ifadesi ve Mekke fatihlerinin bir geçit resmi vardır.
Peygamberimiz on bin kişiyle Mekke'yi kuşattığında; cep telefonu, telsiz, mesaj atma yokken o kadar kişiyi toplayıp oraya getirdi ve sanki aynı anda haberleşiyorlarmış gibi öyle bir düzen kurdu ki, herkes hep birlikte ne yapılması gerekiyorsa onu yaptı.
Katâde ve Dahhâk'tan rivayet olunan tefsire göre bu tasvir, Ümmet-i Muhammed'in İncil'de zikrolunan meselleridir. İncil'de, "Bir kavim çıkacak ki ekin yetişir gibi yetişecekler. Onların içinden de bir kavim çıkacak, emr-i bil-maruf ve nehy-i anil-münker yapacaklar." diye yazılmış olduğu da nakledilmiştir.
Burada teferruat olan bir lügat bilgisi var, onu geçiyorum. Bunların niçin böyle yetiştirildiğine gelince... Allah Teâlâ onları niye böyle yetiştirdi?
💠
"li yagîza bihimul kuffâr"
(yu'cibuz zurrâa)Yetiştiren çiftçinin veya onları yetiştiren hocalarının bakınca göğsü kabarıyor, hayran oluyorlar. Kâfirler ise kin ve gayz (öfke) duyuyorlar. Bakın, bugün kiliseler boş. İnsanlar kiliseye gelsin diye dans partileri yapıyorlar, dinlerini her kılığa soktular. Sizler cemaate gücü yetenler, fırsat bulanlar olarak teravihlere, cumalara, bayramlara devam edin. Camileri asla öksüz ve kimsesiz bırakmayın. Benim katılamadığım ama çok büyük muhabbet duyduğum "Ramazan Teyzeleri" diye bir grup var. Haberleşip hangi caminin cemaati azsa (iki üç kişiyse veya en fazla bir safsa) o camiye teravihe gidiyorlar. İşte bunlar ekin sahibinin hoşuna giden, yetişmiş nesillerdir.
Bu durum onları hoşnut ederken, (li yagîza bihimul kuffâr) küffarı da öfkelendirmek, onlara kin duydurmak için yetiştirilmişlerdir.
Sonuç olarak Allah Teâlâ, Resulü'nün maiyetindeki ashabıyla küffara gayz vermek için o kâfirler içinden imana gelip salih ameller yapan kimselere mağfiret ve ecr-i azîm vaat buyurdu. Çünkü ayet surenin sonunda ne dedi? vaadallâhullezîne âmenû ve amilûs sâlihâti minhum magfiraten ve ecren azîmâ: "Allah onlardan iman edip salih ameller işleyenlere bir mağfiret ve büyük bir ecir vaat buyurmuştur." "Onlardan" dediği kim? li yagîza bihimul kuffâr: Bir önceki cümlede "küffar" dediği için, küffardan iman edip salih amel işleyenlere de Cenab-ı Hak geçmiş küfürlerini örtecek bir mağfiret ve büyük bir ecir verecek.
Şüphe yok ki kâfirleri bu suretle imana davet etmek, onların hamiyyet-i cahiliyelerine dokunur, onları kızdırır. Nitekim anlaşma sırasında oğlu Ebu Cendel'in imana gelmesi, babası Süheyl'i ne kadar kızdırmıştı.
Bu vecihle burada hem ashaba gayz edenlerin küffar oldukları anlatılmış oluyor. Yani Peygamberimizin ashabına, cami cemaatine, hacca veya umreye gidenlere kim gayz duyuyorsa kâfirdir. Çünkü iman, muhabbetle alakalıdır. İman demek, muhabbet demektir. Tekrar okuyorum (bu benim cümlem değil): "Bu vecihle burada hem ashaba gayz edenlerin küffar oldukları anlatılmış, hem Ebu Cendel ve Ebu Basîr vakaları gibi küffarı kızdıran vukuata işaret edilmiş olduğu gibi, istikbalin fütuhatı ile İslam'a dâhil olup güzel hizmet edeceklerin de mağfiret edileceği ve ecr ü mesûbâtı (onlara verilecek ecir ve sevaplar) dahi ayrıca anlatılmış oluyor."
İşte Allah Teâlâ peygamberine; evveli ve ahiri mağfiret ve nimet olan bu sureyle böyle mübin, parlak ve şümullü bir fetih temin buyurmuştur. Sure mağfiret ve nimetle başladı, sonu da mağfiret ve ecirle bitti.
Fetih müjdelendikten sonra konu neyle bitti? Cenab-ı Hak bilhassa terbiye ve intizamın ehemmiyetini verdiği örnekle; terbiyenin, eğitimin ve düzenin bir ekin tarlası gibi görünmesi gerektiğini anlattı. Yani biri büyük, biri küçük, biri yana yatmış olmaz. Yeşil ekin tarlası görmüşsünüzdür, deniz gibi olur. Biraz da hafif rüzgâr esiyorsa sanki deniz dalgalanır. İşte bunu işaret ettiği için surenin sonu bunun üzerine geldi. Dâhilî terbiye ve ıslahatın istikmali, yani Müslümanların kendi içlerindeki terbiye ve ıslahat çalışmalarının kemale ermesi için Hucurât Suresi geliyor. Hucurât Suresi bizi adab-ı muaşeret ve terbiye konusunda eğiten bir suredir.
Tüm derslerin yazılı metinlerine aşağıdaki linklerden ulaşabilirsiniz.