Allah ve Resulünün önüne kimseyi geçirtmeyin, kendiniz de geçmeyin! (Hucurat Suresi 1. Ayet Tefsiri)
Fatma Bayram, fetihlerden sonraki asıl büyük mücadelenin, yani insanın kendi iç dünyasındaki ahlaki ıslahatın anlatıldığı Hucurat Suresi'ne giriş yaptı. Bu sure, Kur’an-ı Kerim’in ahlak ve edep inşasını merkeze alarak müminlerin hem birbirleriyle hem de Allah ve Resulü ile olan ilişkilerinin nasıl olması gerektiğini anlatıyor, hatta bu ilişkilerin sınırlarını çiziyor. İmanın getirdiği o ince edep kurallarını öğreten bu sure, ahiret hayatımızın şekillenmesine belki de en büyük katkıyı sağlamış oluyor.
***Fatma Bayram'ın anlattıkları tümüyle verilmiştir.
02.03.2026
Hucurat Suresi Tefsiri
Fatma Bayram
"Elhamdülillahi Rabbi'l-âlemîn. Ves-salâtü ves-selâmü alâ Rasûlina Muhammedin ve alâ âlihî ve sahbihî ecmaîn.
💠
Hucurat Suresi 1. Ayet
Bismillahirrahmanirrahim.
Ya eyyuhellezine amenu la tukaddimu beyne yedeyillahi ve resulihi vettekullah, innallahe semiun alim.
💠
Çok kıymetli bir sureye başlıyoruz; çok kıymetlimizden bir başka kıymetliye, Fetih Suresi'nden Hucurat Suresi'ne geçiyoruz. Hucurat Suresi, Medenî bir suredir. Yalnızca surenin içindeki 13. ayet olan "Yâ eyyühennâsü innâ halaknâküm min zekerin ve ünsâ" ayetinin Mekkî olduğu hakkında İbn Abbas'tan nakledilen bir rivayet de bulunmaktadır. Bu detayı okumuş bulundum ancak bu husus çok büyük bir önem taşımamaktadır. Sizin unutmamanız gereken asıl önemli nokta, Hucurat Suresi'nin Medenî bir sure olduğudur. "Önemli değil" derken, bu detayın bizim için önemli olmadığını kastediyorum; zira bizler avamız. Ben bu "bizler avamız" ifadesini sıklıkla tekrarlıyorum. Hatta birisi bana mesaj atarak, "Kendiniz için avam diyebilirsiniz ancak bize neden avam dediniz?" diye sormuştu. Ben bu ifadeyi ilmî bakımdan kullanıyorum. Yoksa sosyal statünüz en üst seviyede dahi olsa, ilmî açıdan bir tefsir âlimi değilseniz, tefsir kitabı okurken avam sayılırsınız. Avam statüsünde olduğumuz için bu tür teknik bilgiler bize çok gerekli değildir. Çünkü bizler oturup detaylı bir tefsir yapmayacağız. Ancak örneğin bir tefsir öğrencisiyseniz, ciddi bir Arapça bilginiz varsa, tefsir usulü okuduysanız, tefsir ilmi tahsil ediyorsanız ve bizzat tefsir yapıyorsanız; o zaman gramer, belagat ve sebeb-i nüzul gibi tüm bu teknik bilgilere ihtiyacınız olacaktır. Fakat şahsen Kur'an'dan nasihat almak, ona vakıf olmak, içeriğinin ne anlattığını ve bizim ne yapmamız gerektiğini öğrenmek, bu öğretileri hayatımıza nasıl geçireceğimizi anlamak amacında olanlar için durum farklıdır. Ben kendimi bu şekilde konumlandırıyorum ve bu konum, esasen avamın konumudur. Zira benim bir müfessir olma gayretim bulunmamaktadır; Allah nasip ederse o ayrı bir konudur ancak şu an böyle bir iddiam yoktur. Dolayısıyla, biz avam için söz konusu teknik bilgilerin zorunlu olmadığını düşünüyorum. Bu tür detaylara odaklanıldığında zihin de oldukça karışabilmektedir; bu sebeple o konulara çok fazla girmiyorum.
Fetih Suresi'nin ahiri, yani son bölümü, Peygamber Efendimizin maiyetindeki ashabın ahlakı ve terbiyesiyle yetişecek olan müminlerin istikballerine dairdir. Müminler peygamber terbiyesinde yetişirlerse geleceklerinin nasıl olacağı anlatılmıştı; hatırlayacağınız üzere Cenab-ı Hak, çiftçileri ve ziraatçileri bir ekine benzetmişti. Fetih Suresi işte bu konuyla nihayete ermişti. Hemen ardından gelen Hucurat Suresi de müminlerin salahını artıracak olan tehziplerine taalluk etmektedir. Tehzip, ahlakı güzelleştirmek anlamına gelmektedir. Sure, ahlakı güzelleştirmek ile Allah ve Resulüne karşı teşrifat talimiyle başlamaktadır. Bu sure, doğrudan bizim ahlakımızı ve Müslümanların birbirleriyle olan ahlaki ilişkilerini anlatacaktır.
Nasıl davranacağımızı, kendimizi nasıl arındıracağımızı ve birbirimize karşı duruşumuzun ne olacağını izah edecektir. Peki, konu anlatılmaya nereden başlanmaktadır? Peygambere nasıl davranılacağından. Teşrifat denilen mefhum, bugün bizim protokol olarak adlandırdığımız kurallardır; sure, Peygambere karşı uyulması gereken protokol kurallarını beyan etmektedir. Bazı kimseler, "Bizde protokol yoktur" demektedirler ancak bu doğru değildir. Bizde protokol vardır; çünkü bu, doğrudan makama duyulan hürmetin bir gereğidir.
Protokol herkes için gereklidir. İslam ve esasında doğudaki ve batıdaki tüm geleneksel medeniyetler hiyerarşiktir. Gelenekte hiyerarşi mevcuttur ve herkesin belirli bir yeri vardır. Az önce ayetlerin tamamını okuyamadık ancak sizler İsra Suresi'nin mealini mutlaka okuyunuz. İsra Suresi'nde kime, özellikle de anne ve babaya nasıl davranılacağı açıkça belirtilmiştir. Anne ve babanın karşısında bacak bacak üstüne atılıp atılamayacağı veya bu davranışımız onları rahatsız ediyorsa, tuhaflarına gidiyorsa bu tür hareketlerin yapılıp yapılamayacağı hususlarına bir bakınız.
Onlarla nasıl konuşulması gerektiği hususunda Kur'an, "Kavl-i kerîm" (kerim söz) ile konuşulmasını emretmektedir. İlgili ayetin tefsirinde de görebileceğiniz üzere, sahabeler Peygamber Efendimize, "Yâ Resulallah, bu kerim konuşma nasıl olacaktır, anne ve babamızla nasıl kerim konuşabiliriz?" diye sormuşlardır. Peygamber Efendimiz, "Bir kölenin efendisiyle konuştuğu gibi konuşacaksın" buyurmuştur. Bunu günümüze uyarlarsak, patronunuzla nasıl saygılı konuşuyorsanız, anne ve babanızla da o şekilde konuşmanız gerekmektedir. Onlar sizin yakın arkadaşınız veya dostunuz değildir; dolayısıyla onlara karşı saygısız şakalar yapamazsınız.
Peki, bu hiyerarşinin ve protokolün ne anlamı vardır; bu durum hayatı zorlaştırmaz mı? Hayır, aksine bu kurallar onların bizim üzerimizdeki tesirini artırmakta ve onlardan bize değer aktarımını kolaylaştırmaktadır. Ayrıca, anne, baba ve evlat ilişkisi doğası gereği her zaman belirli bir gerginlik içerir. Çünkü onlar sürekli olarak bize bir şeyler söyler ve bizden bir şeyler isterler. Bugün bizler de ebeveyn konumundayız ve zaman zaman ağzımızdan yanlış bir söz çıkmaması için kendimizi tutmaya çalışıyoruz. İşte bu hiyerarşik kurallar, o doğal gerginliğin kötü sonuçlanmasına engel olmaktadır. Batılı yazarların kaleme aldığı modern romanlardaki anne, baba ve çocuk ilişkilerine baktığınızda durumun tam anlamıyla bir felaket olduğunu görürsünüz. Bu ilişkiler felaket olduğu gibi, anne ve babasını o derece terk eden çocuk da aslında mutlu değildir. Her iki tarafın da mutluluğu için bu hiyerarşi ve davranış kuralları kesinlikle şarttır.
Peygamber Efendimize karşı gösterilmesi gereken teşrifat son derece hassastır; bunu sure boyunca göreceğiz. Örneğin, askeriyede hiyerarşi olmasa savaş nasıl idare edilebilir? Veya bir fabrikada üretim bandındaki herkes kendisine verilen görevi ve çevireceği vidayı sorgulayarak, "Ben bunu neden yapıyorum, çok saçma ve anlamsız, buna bir anlam veremedim" dese o sistemin hâli ne olur? Bu noktada, "Hocam, siz şimdi şalteri indirip gözümüzü kapatarak vazifemizi yapmamızı ve hiçbir şeyi sorgulamamamızı mı söylüyorsunuz?" diyebilirsiniz. Hayır, kesinlikle bunu kastetmiyorum. Ancak bir iş veya eylem sırasında, o işin gerektirdiği rolün eksiksiz olarak yerine getirilmesi elzemdir.
Konuyu bir örnekle açıklayalım: Evinizde kalabalık bir iftar daveti olduğunu ve otuz kişinin misafirliğe geldiğini düşünün. Birisi, çay servisini üstlenerek "Çaylar benden sorulur" demiş olsun. Ancak bu kişi hizmet esnasında, "Bu misafir de neden bu kadar çok çay içiyor, şimdi ona çay vermeyeceğim, biraz beklesin" diyerek işini sorgularsa, o servis aksar. Eğer bu kişi çay servisi yapılmasını –örneğin iftarda siz de benim gibi çorba ile birlikte çay koyuyor musunuz sofraya bilemiyorum ancak– "Çorbalar daha içilmedi, bu ne acele" diyerek sorgulayacaksa, bu görevi en başından üstlenmemesi gerekir. İşlere başlamadan evvel sorgulama yapabilirsiniz. Din de tam olarak böyledir.
Bakınız, Kur'an'da "Lâ ikrâhe fîd-dîn" (Dinde zorlama yoktur) buyrulmaktadır. Peki bu kural ne zaman geçerlidir? Dine girmeden önce. "Ben Müslümanım" demeden önce dilediğiniz gibi sorgulayabilirsiniz; bu aşamada hiçbir baskı yoktur. Dini tamamen kendi hür iradenizle seçmelisiniz. Bu sebeple İmam Gazzâlî, on beş yaşına gelmiş bir çocuğa kelime-i şehadetin muhtevasının detaylıca anlatılması gerektiğini ifade eder. Yani, "Eşhedü en lâ ilâhe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abdühû ve resûlühû" dediğimizde neleri tekeffül ettiğimizi, neyin altına imza attığımızı ve hangi sorumlulukları üstlendiğimizi açıklayarak, çocuğa Müslüman olmayı teklif etmenin ebeveynlerin temel görevlerinden biri olduğunu belirtir.
Çocuğunuza Müslüman olmayı açıkça teklif etmelisiniz. Bugün, "O benim çocuğum, elbette kesinlikle Müslümandır" varsayımıyla hareket ettiğimiz için gençlerimiz manevi anlamda ciddi savrulmalar yaşamaktadır. Çünkü onlar bu inancı kendi iradeleriyle seçmemişlerdir. Ancak bir insan Müslüman olmayı kendisi hür iradesiyle seçmişse, inandıktan sonra tıpkı Hazreti İbrahim gibi yalnızca işin hikmetini aramak maksadıyla sorular sorabilir. İbadetleri yapmamak adına dini sorgulayamaz. Eğer sorgular ve emredilenleri yapmazsa günahkâr olur. Elbette bu da bir tercihtir; insan günah işlemeyi de tercih edebilir ve Allah bu irade seçimine doğrudan müdahale etmemektedir.
Ancak günümüzdeki günahkârların tutumu oldukça şaşırtıcıdır. Hem istedikleri gibi günah işlemek hem de cehenneme gitmemek istemektedirler. Üstelik, "Allah beni neden cehennemle tehdit ediyor?" diye sormaktadırlar. Hâlbuki Allah hiç kimseyi cehennemle tehdit etmemektedir. Allah yalnızca, girdiğiniz yolun sonunda karşınıza ne çıkacağını size önceden haber vermektedir ki ahirette sizin için bir sürpriz olmasın. Girdiğiniz yolun nereye varacağını önceden bilmenizi murad etmektedir. Örneğin, İstanbul'dan Ankara'ya gideceğinizi varsayalım. Köprüden karşıya geçtiniz ve Edirne'ye doğru ilerliyorsunuz. Yol üzerindeki tüm tabelalarda istikametler açıkça yazmaktadır. O tabelaları göre göre yanlış yöne gitmeye devam ederseniz ve Edirne'ye, yani sınıra vardığınızda "Yanlış gelmişim" diyerek tekrar Ankara'ya dönmek veya yol üstünde Ege'ye uğramak sizin iki gününüzü alacaksa, bu tamamen sizin kendi tercihinizdir. O mesafeyi üç dört saatte gitmek de iki günde gitmek de sizin elinizdedir; zira siz böyle tercih ettiniz. Manevi yolculuk da tam olarak böyledir. Dolayısıyla şimdi insanların Resulullah'a (sallallahu aleyhi ve sellem) nasıl davranması gerektiği konusuna geçeceğiz ancak öncesinde surenin giriş kısmını tamamlayalım.
Bir önceki sure olan Fetih Suresi, müminlerle kâfirler arasındaki harici işlere, yani dış ilişkilere taalluk eden irşatları ihtiva etmekteydi. Hatırlayacağınız üzere o derslerde bu ayetlerin uluslararası ilişkiler ve düşmanlarla olan münasebetler hakkında olduğunu sıkça belirtmiştim. Fetih Suresi ağırlıklı olarak bu konuları içerirken; Hucurat Suresi, yalnızca müminlerin kendi aralarındaki dâhili meselelere dair talimat ve düzenlemeleri dile getirmektedir. Bu sure, kendi aramızdaki işlerin nasıl yürütüleceğini, aramızda bir çatışma çıktığında nasıl bir tutum sergileneceğini, birbirimiz hakkındaki konuşmalarımızın çerçevesini ve birbirimizi nasıl değerlendirmemiz gerektiğini anlatır. Bu sebeple önceki surelerde kâfirler ve savaş konuları sıklıkla mevzubahis olurken, bu surede buğat ile, yani isyankârlarla savaş zikredilmiştir. İfadeyi daha doğru bir şekilde vurgulamak gerekirse; önceki surede kâfirlerle savaştan bahsedilirken, bu surede bizzat müminlerin içinden çıkıp müminlere isyan edenlerle yapılacak mücadelenin usulleri anlatılmaktadır.
Hâsılı kelam, bu surenin Kur'an'daki diziliş sırası itibarıyla Fetih Suresi'nden hemen sonraya konmuş olması bize bilhassa şunu göstermektedir: Herhangi bir fetihten sonra en evvel dikkat edilmesi gereken husus dâhili ıslahattır. Fetholunan yeni kavimlerin İslam'ın feyzinden hakkıyla faydalanabilmeleri için onların itaatlerine ve ahlaki terbiyelerine ihtimam gösterilmesi elzemdir. Surenin nüzul sırasındaki yeri, bir fetihten sonra izlenmesi gereken yolun bu olduğunu açıkça ortaya koymaktadır.
Bu durumu bireysel hayattan bir örnekle açıklayalım. Örneğin, İslam dışı ve günahkâr bir hayat süren birisi, yaşadığı manevi bir aydınlanma neticesinde İslam'a dönüş yapmış olsun. İçkiyi, haramları ve yanlış davranışları terk ederek namaza başladığında biz onun için "Hidayete erdi" deriz. Oysa o kişinin esas terbiyesi, eğitimi ve kendi nefsiyle olan mücadelesi asıl şimdi başlamıştır. Bizler genellikle hidayete erildiğinde sürecin tamamlandığını zannediyoruz; o kişiyi "tamamlanmış" kabul edip bir kenara koyarak hemen sıradakine odaklanma eğilimi gösteriyoruz.
Hâlbuki acizane kanaatim odur ki, hidayette kalmak, hidayete ermekten çok daha zordur. Hidayete ermek uzun bir sürecin neticesi olsa da nihayetinde bir anlık karara bakar. Ancak hidayeti sürdürmek ciddi bir irade gerektirir. Hidayet süreçlerine bizzat şahit olduğum arkadaşlarımdan yola çıkarak söylüyorum; bu kişiler zaman içinde eski çevrelerinin tamamını kaybetmektedirler. Zira inançları gereği artık o eski çevreleriyle aynı seyahatlere, aynı restoranlara veya aynı davetlere gidemez hâle gelmektedirler. Bireysel görüşmeler de bir yere kadar sürdürülebilmektedir. Neticede kişinin eskiden ait olduğu topluluk, zamanla doğal bir süreç içerisinde onu terk etmektedir. Kişi, yeni dâhil olduğu topluluğa da anında tam anlamıyla adapte olamamaktadır; zira zevkleri, geldiği statü ve genel hayat anlayışı farklıdır. Bu durum, onların detaylarda büyük bir yalnızlık çekmelerine sebep olabilmektedir.
Dolayısıyla, hidayet üzere devam etmek ve bu uğurda o yalnızlığı göze alabilmek hiç de kolay bir iş değildir. Geçtiğimiz günlerde de bahsettiğim gibi, insan hidayete erdiğinde peş peşe imtihanlarla karşılaşır. "Sen namaza başladın, artık bütün işlerin kusursuz ilerleyecek" diye bir kaide yoktur. Rahmetli bir arkadaşım vardı, Allah gani gani rahmet eylesin, sık sık aklıma gelmektedir. Buraya da gelip giden Oya Hanım'ı tanıyanlar bilir; onların bu süreçte ne gibi zorluklar yaşadıklarına bizzat şahidim. Tesettürün hayatlarında ne anlama geldiğini, yaşamlarını nasıl değiştirdiğini ve zorlaştırdığını, maruz kaldıkları dışlanmayı çok iyi biliyorum ve bu sebeple dönüşüm süreçlerinin kolay olmadığını ifade ediyorum. Bu bağlamda, makro plandaki bir fethi, bireyin hidayete ermesine benzetebilirsiniz. Her iki durumda da, o fetih veya hidayet gerçekleştikten sonra o insanlarla çok daha yakından ilgilenmemiz gerekmektedir. Umarım bu husus yeterince anlaşılmıştır.
Peki, sure nasıl başlamaktadır?
"Yâ eyyühellezîne âmenû."
Yani, "Ey iman edenler!" Hitabın doğrudan böyle bir nida ile başlaması, muhataplara söylenecek sözün ehemmiyetini ve bu sözün dikkatle, büyük bir itinayla dinlenmesi gerektiğini ihtar etmektedir. Bu nida ile sizlere seslenilmekte ve dikkatiniz çekilmektedir; elbette ki bu hitapla benim dikkatim de dâhil olmak üzere tüm müminlerin dikkati celbedilmektedir.
"Ey iman edenler!" denildiğinde insan haklı olarak "Acaba Allah Teâlâ şimdi ne buyuracak?" diye düşünmektedir. Örneğin ben, "Aranızdaki üniversite mezunlarına sesleniyorum" desem, yalnızca üniversite mezunu olanlar sözlerime kulak kabartacaktır. Yahut "Aranızdaki altmış yaşın üzerindeki kişilere sesleniyorum" desem, o yaş grubundakilerin dikkati bana yönelecektir. İşte tam da bunun gibi, Cenab-ı Hak da bize en önemli ayırt edici vasfımızla, yani iman vasfımızla seslenmektedir.
Rabbimizin bizi "Ey iman edenler" diyerek iman vasfımızla nitelemesi, müminlere büyük bir neşe ve manevi bir dinçlik vermek içindir. Bu hitabı duyduğunuzda, "Ben iman ettim ve doğrudan bu ilahi hitabın muhatabıyım" diyerek üzerinize alınırsınız ve manen canlanırsınız. Ayrıca bu hitap, imanın, söylenecek ilahi emirleri muhafaza etmeye yönelik en güçlü saik olduğunu ve o emirlerin ihlal edilmesine de en büyük mani teşkil ettiğini göstermektedir.
Peki, bu durum başka neyi ifade etmektedir? Örneğin ben, "Ey altmış yaşın üzerindekiler!" dediğimde, arkasından ancak o yaş grubunun anlayabileceği veya tatbik edebileceği bir hususu dile getireceğimi belli etmiş, bir kriter koymuş olurum. Cenab-ı Hak da "Ey iman edenler" buyurduğunda, o grupta yer alan müminlerin dikkati hemen o yöne çekilmekte ve kalpleri coşkuyla dolmaktadır. Buradan anladığımız temel hakikat şudur: Ayetin devamında gelecek olan emri yerine getirebilmek için imanın şart olduğudur. Söylenenleri tatbik edecek kişide mutlak surette iman niteliği aranmaktadır. İman, bu sürecin kurucu unsurudur ve işin en temelinde yer almaktadır. Cenab-ı Hak, bu vasfa haiz olan herkese şu mesajı ilan etmiş olmaktadır: "Bu söyleyeceğim emirleri ancak gerçek manada iman eden bir kimse yerine getirebilir." Zımnen şu mesaj verilmektedir: "Ey iman şerefiyle bahtiyar olan kimseler, haberiniz olsun ki; hepinize, o sahip olduğunuz imanın dikkat ve itinayla dinleyip uygulamayı gerektirdiği son derece ehemmiyetli bir tebliğ yapılmaktadır."
Yapılan tebliğ şöyledir: "Lâ tükaddimû beyne yedeyillâhi ve resûlih."
Yani, Allah ve Resulünün önüne geçmeyin. Dahası, kimseyi de onların önüne geçirtmeyin. "Lâ tükaddimû" fiili bir nehy-i hazırdır; yani muhataba yönelik açık, kesin bir yasaktır ve istisnasız herkese hitap etmektedir. "Onlara söyleyin de geçmesinler" şeklinde belirli bir gruptan bahsetmemekte, doğrudan iman edenlerin tamamına hitap ederek Allah ve Resulünün önüne geçilmemesini, başkalarının da geçirilmesine müsaade edilmemesini emretmektedir.
Peygamber Efendimiz hayattayken bu emrin fiziki bir karşılığı da bulunmaktaydı. Peki, bu ayetin bugün bizim için ifade ettiği anlam nedir? Söylenecek en son sözü şimdi söyleyeceğim ancak neticede yine tekrar edeceğim. Bugün bizler, Allah ve Resulünün sözünün üstüne söz söyleyerek onların önüne geçme hatasına düşebiliriz. "Evet, böyle bir ayet veya şöyle bir hadis var ama yine de bilemiyorum" şeklinde yaklaşımlarla, Allah ve Resulünün sözünü önemsizleştirip kendi şahsi fikirlerimizi veya başkalarının sözlerini ilahi beyanların önüne geçirdiğimizde bu yasağı çiğnemiş oluruz.
Asıl problem şuradan kaynaklanmaktadır: Bizler –başka milletleri tenzih ederek kendi adımıza söylüyorum– Allah ve Resulünün sözlerini ne ölçüde biliyoruz? Peygamber Efendimizden günümüze kadar, sahihi ve zayıfıyla –uydurma olanları tamamen hariç tutarak söylüyorum– sıhhat dereceleri farklılık göstermekle birlikte ortalama beş yüz binin üzerinde hadis ulaşmıştır. Ben en güvenilir olanları baz alarak ortalama bir rakam veriyorum. Peygamber Efendimizin tarzı, üslubu, bizden tam olarak ne istediği ve İslam'ı bize nasıl anlattığı hakkında zihnimizde belli belirsiz de olsa bir şablon oluşabilmesi için, bir insanın bu devasa külliyatın acaba kaçta kaçına vakıf olması gerekmektedir?
Konuyu sıkça kullandığım şu örnekle izah edeyim: Farz edelim ki birisi size gelip, "Fatma Hoca kız çocuklarını okula göndermeyin dedi" şeklinde bir iddiada bulundu. Nitekim bu tarz olaylar benim başıma da gelmektedir. Siz böyle bir iddiayı duyduğunuzda, "Yok canım, Fatma Hoca kesinlikle böyle bir şey söylemez" diyebilmeniz için, benim fikir dünyamı ve sözlerimi ne ölçüde tanımanız gerektiğini bir düşünün. Beni yalnızca uzaktan ve çok az tanıyan birisi böyle bir iddia karşısında, "Gerçekten mi? Doğrusu şimdi biraz şüpheye düştüm" diyecektir. Bu durum kendi aramızdaki ilişkilerimiz için de geçerlidir. Birisi bana gelip, "Asuman senin hakkında şöyle söyledi" dese, ben de "Benim tanıdığım Asuman böyle bir söz söylemez. Bu işte bir yanlışlık olmalı; ya siz yanlış anladınız ya da o başka bir bağlamda konuştu. Ben bu konuyu gidip kendisine bir sorayım" derim. Ancak bu güvenin oluşabilmesi için o kişiyi ne kadar uzun süredir tanıyor olmam ve onunla ne derece yoğun bir teşrikimesaimin bulunması gerektiği aşikârdır.
Düşünün ki, bir insan bin tane hadis bilse dahi, Peygamberimizin sözlerinin sadece beş yüzde birine vakıf olmuş sayılır. Peki, bizler belirli bir konu etrafında yüz tane hadis biliyor muyuz? Örneğin, cömertlikle veya tembellikle ilgili Peygamber Efendimizden hemen bir hadis nakledebilir misiniz? Mesela çocuklarınıza büyüklere saygı göstermenin önemini anlatacağınız zaman onlara hemen bir hadis okuyabilir misiniz? Maalesef bir meseleyi izah ederken çoğu zaman ne bir ayet ne de bir hadis zikredebiliyoruz. Çünkü bu kaynakları yeterince bilmiyoruz ve bilmediğimiz için de devamlı olarak başka sözleri ilahi beyanların önüne geçiriyoruz. Ya tamamen kendi şahsi fikirlerimizi öne sürüyoruz ya da entelektüel bir birikimimiz varsa, "Sokrates şöyle demişti, Stoacılar böyle düşünüyordu, günümüzdeki Batılı yazarlardan Freud veya Viktor Frankl bunu şöyle açıklamıştı" diyerek başka isimleri referans gösteriyoruz. Elbette verdiğimiz örneklerin her zaman olumsuz olması da gerekmiyor; "İsmet Özel şöyle dedi, Mehmet Akif böyle ifade etti" diyerek sürekli olarak başka insanlardan alıntılar yapıyoruz.
Açıkçası, salt bu durumun Peygamberimizin sözünün önüne geçmek anlamına gelip gelmediğinden pek emin değilim; şahsen konuyu bu kadar abartmamamız gerektiğini düşünüyorum. Ancak asıl tehlike ve tam anlamıyla peygamberin sözünün önüne geçmek şudur: Herhangi bir mecliste size kaynağı belli ve güvenilir bir hadis aktarıldığında, siz inatla o hadisin üzerine kendi sözünüzü söylüyor ve peygamberin sözünü önemsizleştirmeye çalışıyorsanız, işte o zaman doğrudan Allah Resulünün önüne geçmiş olursunuz. Diyelim ki Peygamberimizden nakledilen bir söz duydunuz ve kaynağının da sağlam olduğunu biliyorsunuz ancak sözün içeriği aklınıza ve içinize tam olarak yatmadı. Böyle bir durumda asla şahsi yorum yapmamalıyız. Bunun yerine, "Bu söz sağlam kaynaklarla günümüze ulaşmış; ancak ben şu anki idrakimle Peygamber Efendimizin burada ne kastettiğini tam olarak anlayamıyorum" demeliyiz. Zaten idrak edip anlayamadığımız bir hususla hemen amel etmek mecburiyetinde de değiliz.
İnsanlar genellikle aksi kanaatte olsalar da, Peygamberimizin hadislerinden doğrudan farz veya haram hükmü üretilenlerin sayısı esasen son derece sınırlıdır. Bilhassa Hanefi mezhebinin içtihatlarında bu sayı çok daha azdır. Peki, bizler Peygamberimizin hadislerinden asıl neyi öğrenmekteyiz? Elbette ki hayatın inceliklerini ve detaylarını. Hediyenin nasıl verileceğini, yaşlılarla nasıl bir üslupla konuşulacağını, yüksek sesle bağırarak konuşmaktan nasıl sakınılacağını bu sayede öğreniyoruz. Nitekim sahabeden birisi –ki bu husus surede "Peygamberin yanında sesinizi yükseltmeyin" ayetiyle birazdan karşımıza çıkacaktır– o ayet nazil olduktan sonra Peygamberimizin yanında neredeyse hiç konuşmaz olmuştur. Kendisine neden konuşmadığı sorulduğunda ise, "Benim sesim yapısal olarak biraz gür çıkıyor. 'Yâ Resulallah, o ayetin hükmüne ters düşerim' endişesiyle sizin yanınızda bilhassa konuşmuyorum" cevabını vermiştir. Çünkü doğrudan "Sesini yükseltme" emri bulunmaktadır. Elhasıl, "Ey iman edenler, Allah ve Resulünün önüne kimseyi geçirtmeyin, kendiniz de geçmeyin." Bu kural açık bir nehy-i hazırdır ve herkes bu yasağa uymakla yükümlüdür.
Allah'a emanet olunuz. Allah Teala hem kendi sevgisini hem de Resulünün sevgisini kalplerimize her şeyin üstünde olacak şekilde nakşetsin ve hiç kimse bu eşsiz sevgiyi bizim elimizden alamasın. Unutmayınız ki bugün "Hadis kitapları okumayın" diyen kimselerin bizzat kendilerinin yazdığı kütüphane dolusu kitapları bulunmaktadır. Zımnen, "O kaynakları bırakın ve yalnız bizim yazdıklarımızı okuyun" demek istemektedirler; meseleyi buna göre değerlendiriniz.