Klasik Türk Müziği’nde "Babalar ve oğulları"

Bütün mesleklerde olduğu gibi hem görgü hem de genetik yollarla oğullar/kızlar baba veya annelerinin mesleğini seçmeye oldukça meyilli olmuşlardır. Yaşanılan ortamda örnek alınacak bir olay, olgu bulunduğunda; sanat, müzik alanında da önemli bilgilerin yer aldığı görülünce her çocuk ister istemez yaşanılan ortamın ruhuna ayak uyduruyor ve meslek seçimini içinde bulunulan şartlara göre yapıyor.

Yayınlanma Tarihi: 06.02.2018 00:00 Güncelleme Tarihi: 06.02.2018 12:48

Bu anlamda Andante dergisi Şubat sayısında önemli bir noktaya değinerek bahsettiğimiz bu evreye kronolojik olarak bakmış ve baba, oğul, torun üçlüsünü ele alarak Klasik Türk Müziği'nde "Babalar ve oğulları" isimli bir liste hazırlamış…

Özellikle besteledikleri saz eserleriyle öne çıkan Klasik Türk Müziği'nin üstadları…

NUMAN AĞA (1750?-1834)

Enderun'da (saray okulu) yetişmiş, kendileri de müzisyen olan Sultan III. Selim ve II. Mahmut'tan çok ilgi görmüş, Tanbûri olarak saray fasıllarına katılmış ve çavuş rütbesiyle Enderun'da hocalık yapmıştır. Sultan II. Mahmut'un muhasibi olmuştur. Şevkefza ve bestenigâr peşrevleri meşhurdur. Tanbûri Zeki Mehmet Ağa'nın babasıdır.

ZEKİ MEHMET AĞA (1776-1846)

Numan Ağa'nın oğludur. Babası gibi Sultan III. Selim zamanında saray sazendesi, Enderun hocası ve muhasip oldu. II. Mahmut tarafından himaye edildi. Sultan III. Selim'in de hocası olan Tanbûri İshak'tan daha farklı bir üslup geliştirdiği söylenir. Bugün hala yeniliğini koruyan bestelerinden ferahfeza peşrevini II. Mahmut'un buyruğuyla Dede Efendi'nin ferahfeza makamındaki takımı için bestelenmiştir. Ferahfeza ve ferahnâk peşrevleri, aynı makamlarda yapılan fasıl icralarında tüm zamanların en tercih edilen eserleridir. Zeki Mehmet Ağa, İsmail Dede Efendi'yle birlikte hacca gitti, her ikisi de koleradan öldü ve Hicaz'da defnedildi. Tanburi Büyük Osman Bey'in babasıdır.

TANBURİ BÜYÜK OSMAN BEY (1816 – 1885)

Tanburi Numan Ağa'nın torunu, Zeki Mehmet Ağa'nın oğludur. Babasının ısrarıyla henüz sekiz yaşındayken Enderun'a alındı. Babasının kimseye tanbur öğretmediği söylenir. Bu yüzden tanburu başkalarından öğrenmiş ama kendi gayretiyle ustalaşmıştır. Özellikle babasının ölümünden sonra sadece sazıyla meşgul olmuş ve en güzel peşrevlerini bu dönemde bestelemiştir.

Sultan Abdülmecit ve Abdülaziz dönemlerinde sarayın sersazendesi (sazendelerin başı) oldu. Tanbur tavrının babasından daha renkli olduğu söylenir. Çok nüktedan, güler yüzlü zarif bir kimseymiş. Bu nedenle her mecliste aranır, sevilir ve sayılırmış ama musiki konusunda hiç taviz vermezmiş. Tanburun iki telinden birinde gayet hafif bir uyuşmazlık sezse derhal telin birini koparır atar ve sazını tek elle çalarmış. Eserlerini değiştirenlere, nağme ilave edenlere de çok kızarmış. Hatta bir gün, uşşak peşrevinin teslim'ine geçilecek bölümünü biraz değişik çalmaya kalkan bir kanuniyi dövmeye bile kalkıştığı söylenir.

MAHMUT CELÂLETTİN PAŞA (1839 – 1899)

Özel öğrenim gördü. Arapça, Farsça ve Fransızca öğrendi. Hat sanatının rik'a tarzında da usta idi. Henüz 30 yaşındayken devletin en önemli kadrolarında görev almıştı. Çeşitli nazırlıklar (bakanlık) ve Bursa'da valilik yaptı. Sultan Aziz ve Hamit dönemlerinde bütün siyasi olaylarda etkin rol oynadı. Derin hukuk bilgisi nedeniyle pek çok yasa tasarısını hazırladı. Müziği Dellalzâde'den öğrendi. Geniş bir repertuvarı vardı. Biraz Batı müziğiyle de uğraşmıştır. Güftelerini şarkı formuyla kendi yazmıştır. Bu güftelerin bazıları başka bestekârlar tarafından bestelenmiştir. Aksaray ve Nişantaşı'ndaki konak, Çubuklu'daki yalı ve Büyükada'daki yazlığı, birer musiki meclisi idi. Bu meclislerde Tanburi Cemil, Vasil ve Lem'i Atlı gibi devrin büyük ustaları bulunurdu. Bu günleri yaşayan oğlu Atıf Esenbel'in verdiği bilgilerle Mesut Cemil'in yazdığı kitap sayesinde yeni nesillerin Tanburi Cemil Bey'i tanıma fırsatı oluştu. Düzyazıda da ustadır. Mir'atı-ı Hakikat (Hakikatlerin Aynası) adlı tarih kitabı dönemin önemli bir belgesidir. Nazik, duygulu, yakışıklı, yoksulları koruyan, antika meraklısı, zengin bir kütüphane sahibi, kültürlü, sanatsever ve sanarkârı koruyan bir kişiliği olduğu söylenir. Şemsettin Ziya Bey'in babasıdır.

ŞEMSETTİN ZİYA BEY (1882-1925)

Mahmut Celalettin Paşa'nın oğludur. Galatasaray Sultânîsi'ni bitirdikten sonra özel hocalarla yetiştirildi. Fransızca, Arapça, Farsça öğrendi. 16 yaşında Sultan Abdülhamit'in oğlu şehzade Abdülkadir Efendi'ye emir subaylığı yaptı ve hünkâr yaverliğine yükseltildi. Daha sonra sarayın teşrifatından bıkarak ayrıldı. İlk musiki derslerini babasının konağından aldı. Babasının ısrarıyla, müziğe keman çalarak başladı. Babasının ölümünde sonra Tanburi Cemil Bey'den tanbur ve kemençe dersleri aldı. Ağabeyi Atıf Esenbel de Cemil Bey'den tanbur ve kemençe dersleri almıştır. Şarkıları Rahmi Bey ve Lem'i Atlı üslubunu hatırlatır. Şemseddin Ziya Bey felsefe ve tarihle de ilgilenmiş, zengin bir edebiyat ve şiir birikimine sahip olmuş, şarkılarının çoğunun güftesini kendisi yazmıştır. Gerek teknik gerekse melodik yapı bakımından eserlerinin yapısı sağlamdır. Çocuklarından biri eski Dışişleri Bakanı ve Washington Büyükelçisi Melih Esenbel'dir. Kültürlü, terbiyeli ve içe dönük bir kişiliği olduğu söylenir.

KANUNİ HACI ARİF BEY (1862-1911)

Kanunun mandalsız olarak çalındığı devrin en büyük ustasıdır. Kocamustafapaşa Askeri Rüştiyesi'ni bitirdikten sonra 19 yaşında Posta ve Telgraf Nezareti'nde çalışmaya başladı. Uzun yıllar Yemen'de görev yaptı. Burada musiki ortamı yarattı. Mandalsız kanun çalmayı öğrendi. Bu sazın yeniden rağbet bulmasında önemli rolü oldu ve pek çok öğrenci yetiştirdi. Fiskeli icrayı ortaya koyarak yeni bir ekol yarattı. Mandallı kanunu da çok iyi çaldığı halde tırnağın mandaldan daha sağlam ses çıkaracağını ileri sürerdi. Udu da kanun kadar ustalıkla çalardı. Bolahenk Nuri Bey, Hacı Faik Bey ve Zekai Dede'den istifade etti. Hocası Hacı Kirami Efendi, Leon Hanciyan gibi isimlerle birlikte Darü'l Musiki adlı bir dernek kurdu. Mısır Hıdivi Abbas Hilmi Paşa'nın annesi Prenses Emine Hanımefendi'nin Bebek'teki yalısında kızlardan mürekkep saz heyetine hocalık yaptı. Yine Hıdiv ailesinden Sait Halim Paşa'nın yalısında yapılan meşklerden ve Paşa'nın geniş nota koleksiyonundan da istifade etmiştir. 1908'de Meşrutiyet'in ilanından sonra yapılan ilk konser için sultanîyegâh makamında bestelediği peşrev ve saz semaisiyle bu faslın canlanmasına katkıda bulundu. Tanburi Cemil Bey, Santuri Ethem Efendi, Udi Nevres Bey'le birlikte konserler de verdi.

Arap ihtilalcilerin tahrip ettiği telgraf hatlarını onarmak için sonuncu kez gittiği Yemen'de koleraya yakalanıp öldü. Orada defnedildi.

ZEKİ ARİF ATAERGİN (1896-1964)

Vefa Sultânîsi'ni ve Mekteb-i Hukuk-u Şahane'yi bitiren Ataergin, babası Yemen'e tayin olunca bir süre orada kaldı. Yargıçlık, savcılık, serbest avukatlık ve noterlik yaptı. İlk musiki ve kanun derslerini daha beş-altı yaşlarındayken babasından ve daha sonra babasının da hocası olan Hacı Kirami Efendi'den aldı. Babası hemen hemen bütün musiki toplantılarına onu da götürmüştür. Bu toplantılarda küçük yaşta Tanburi Cemil, Kemençeci Vasilaki, Udi Nevres ve Hafız Osman gibi ustaların meşklerini dinlemiştir. Kanuni Hacı Arif Bey, yakın dostu Rauf Yekta Bey'e bir gün oğlu için "Bu kim, biliyor musun?" diye sormuş. O da; "Biliyorum, geleceğin Tanburi Zeki Mehmet Ağa'sı." (baba-oğul tanburilere gönderme yaparak) diye cevap vermiş. Yıllar sonra Zeki Arif2in sipihr makamında bestelediği (peşrev ve saz semaisi dâhil) faslını İstanbul Radyosu'nda dinleyince "Tanburi Zeki Mehmet olmadı ama bestekâr Zeki Arif oldu." demiş. Zira Zeki Arif Bey bu makama yepyeni bir anlayış getirmiştir.

Hanende olarak eski üslubun ve gazel formunun son büyük ustası idi. Gazelde bazen öyle tiz perdelerde dolaşırdı ki sazlar karşılık veremezlerdi. Babasının ölümünden sonra Kemani Abdülkadir Töre'yle tanıştı. Musiki hayatında çok etkili olan Töre'nin ve Hoca Ziya Bey'in teşvikiyle bestekârlığa başladı. Üsküdar'a taşındıktan sonra Kemani Sadi Işılay'la tanıştı. Said Işılay o zamanlar Şehzade Ziyaeddin Efendi'nin konağına devam ederdi. Buraya Zeki Ârif Bey'i de götürür beraber fasıllara katılırlardı. Faslı Hoca Ziya bey yönettiğinden, ses musikimizin bu büyük ustasından çok yararlandı. Sonraları Darülelhan'a (ilk resmi müzik okulumuz) kaydolarak Hoca Ziya Bey'den yararlanmayı sürdürdü. Bir süre Darü'l Musiki'nin İcra Heyeti'nde çalıştıktan sonra Darüttalim-i Musiki'ye girdi. Burada İsmail Hakkı Bey'le tanıştı.

Zeki Arif Bey, eserlerini kendi okuyuş üslubuna uygun bestelediği için eserlerinin icrası zordur. Bir bestekâr olarak eserlerindeki melodi zenginliği başlıca özelliğidir. Resim sanatıyla da uğraşmış, güzel eserler ortaya koymuştur. Duygulu, alçak gönüllü, gösterişi sevmeyen, terbiyeli, nazik çelebi mizaçlı, dini bütün, tasavvuf kültürü zengin bir kişiliği olduğu söylenir. Meşkine katılan öğrencilerinin arasından olan Alaaddin Yavaşça halen bu musikinin en önemli temsilcilerindendir…

MERAKLISINA...

Kaynaklar: Andante Dergisi, Hoş Sada, Son Asır Türk Musikişinasları,
İbnül Emin Mahmut Kemal İnal, İstanbul, 1958 / Türk Musikisi Tarihi,
M. Nazmi Özalp, 1-2 Cilt, TRT, 1986

X
Sitelerimizde reklam ve pazarlama faaliyetlerinin yürütülmesi amaçları ile çerezler kullanılmaktadır.

Bu çerezler, kullanıcıların tarayıcı ve cihazlarını tanımlayarak çalışır.

İnternet sitemizin düzgün çalışması, kişiselleştirilmiş reklam deneyimi, internet sitemizi optimize edebilmemiz, ziyaret tercihlerinizi hatırlayabilmemiz için veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız.

Bu çerezlere izin vermeniz halinde sizlere özel kişiselleştirilmiş reklamlar sunabilir, sayfalarımızda sizlere daha iyi reklam deneyimi yaşatabiliriz. Bunu yaparken amacımızın size daha iyi reklam bir deneyimi sunmak olduğunu ve sizlere en iyi içerikleri sunabilmek adına elimizden gelen çabayı gösterdiğimizi ve bu noktada, reklamların maliyetlerimizi karşılamak noktasında tek gelir kalemimiz olduğunu sizlere hatırlatmak isteriz.