Arama

Prof. Dr. Mehmet Emin Ay
Şubat 26, 2019
İlk müezzin hangi peygamberdi?
Sesli dinlemek için tıklayınız.

Diyanet İşleri Başkanlığı'nın açtığı "Ezanı Güzel Okuma Yarışması"na katılan okuyucuları 26 Ocak 2019 tarihinden itibaren Diyanet TV ekranlarından izlemeye başladık. Her hafta Cumartesi akşamları saat 21.00'de yayınlanan programda ülkemizin güzel sesli müezzinlerinden farklı makamlarda ezanlar dinliyoruz. Böyle bir yarışmanın ve yayınlanan programın birçok yönden faydalı sonuçları olduğunu/olacağını söylemek mümkün… Özellikle böylesine ulvi bir vazife hakkında farkındalık oluşturmak, ezanın dinimizdeki yeri ve değerini/önemini bir kez daha gündeme getirmek, din görevlisi olan arkadaşlarımızı güzel ezan okumaya teşvik etmek, varsa eksiklerini giderme konusunda katkıda bulunmak gibi nice hususlar, bunlardan sadece bir kısmıdır diyebiliriz. Yazımızda "İslam'ın ve imanın bir şiarı/sembolü" olarak görülen ezan konusuna farklı bir pencereden bakmaya çalışacağız.

HZ. İBRAHİM VE ÇAĞRISI

Genellikle bizler, ilk müezzin olarak, Sevgili Peygamberimizin (sav) değerli sahabilerinden biri olan Hz. Bilal Habeşi'yi (ra) hem ilk müezzin hem de Peygamberimizin kendisine bir iltifatı olarak "Seyyidü'l-Müezzinîn" olarak biliriz. Doğrusu ezanı ilk okuyan da, her defasında Peygamberimiz tarafından bu işe görevlendirilen de elbette Hz. Bilal'dir. Ancak Kur'an-ı Kerim bize "müezzinlik" vazifesinin çok daha önceleri, Allah Teâlâ tarafından Hz. İbrahim'e verildiğini aktarmaktadır. Nitekim aşağıda zikredeceğimiz ayet ve bu husustaki bilgiler, bu ulvi vazifenin asırlar önce ilk kez Hz. İbrahim tarafından ifa edildiğini ortaya koymaktadır.

"(Ey İbrahim!) İnsanlara, Beytullah'ı haccetmek üzere gelmeleri hususunda çağrıda bulun…" (Hacc, 27)

"Kur'an Tercümanı" olarak bilinen Hz. Abdullah b. Abbas (ra) bu ayetle ilgili olarak şunları anlatmaktadır: "Hz. İbrahim (as) Beytullah'ın inşa işlemlerini bitirince ona "insanları hacca çağır" (Ezzin fi'n-nâsi bi'l-hacc) denildi. Hz. İbrahim: 'Ey Rabbim benim sesim nereye ulaşır ki?' Deyince Allah Teâlâ: 'Sen çağrıda bulun. Sesini duyurmak bana aittir.' Buyurdu. Bunun üzerine İbrahim (as) Ebu Kubeys Dağı'na çıkarak etrafına şöyle seslendi: 'Ey insanlar! Allah, karşılığında size cenneti vermek ve sizi cehennem azabından kurtarmak için bu Evi haccetmenizi emretti. O halde siz de bu davete icabet edin.' İşte, Allah'ın bu çağrıyı duyurduğu her bir kişi, 'Lebbeyk Allahümme lebbeyk' (Buyur Allah'ım buyur!.. Emrine uydum. Çağrına geldim, buyur!) demektedir…" (Râzi, XIII, 27)

Görüldüğü üzere insanlara, hacca gelmeleri konusunda çağrıda bulunmak vazifesi Hz. İbrahim'e verilmişti… Ama bu çağrıyı gönüllere duyuran ise Allah Teâlâ idi. Tıpkı bu çağrı gibi, Son Peygamber Hz. Muhammed'e ve ashabına da, adına "Ezan" denilen; içinde Tekbir, Kelime-i Şehadet, namaza ve kurtuluşa çağrı ve nihayet Kelime-i Tevhid bulunan bir "Huzur ve Kurtuluş Çağrısı"nın sözleri verilmişti. Okuyan Hz. Bilal ve diğer Peygamber müezzinleri, gönüllerini açanlara ise duyuran yine Allah Teâlâ idi…

Dolayısıyla, günümüzde bu çağrıyı semaya yükselten her bir müezzin, Hz. İbrahim (as) gibi Ulü'l-azm bir Peygamberin ve Son Nebî Hz. Muhammed'in (sav) müezzinlerinin vazife vârisi olmak gibi bir şerefin sahibidir!..

EZANIN TARİHÇESİ

Resûl-i Ekrem (sav) Medine'ye hicret ettikten sonra ilk iş olarak bir mescid inşasına başlamıştı. Mescidin inşası tamamlandığında artık topluca namazlarını kılacakları bir mabedleri vardı müminlerin… Ancak namaz vakti geldiğinde onları bu önemli ibadete davet edecek bir vasıtaya henüz sahip değildiler. Bu ihtiyaca çare bulmak amacıyla yapılan uzun istişarelerden de tatmin edici bir sonuca henüz ulaşılabilmiş değildi…

Bu hususta Allah'ın yardımının gönülden dilendiği bir günün akşamında, üzüntülü ve dertli bir şekilde yatağına giren Abdullah b. Zeyd isimli değerli sahabi, o gece bir rüya görmüş ve ertesi sabah erkenden mescide koşarak büyük bir heyecanla bu rüyasını hemen Peygamberimize aktarmak istemişti. İkinci Akabe Biatine iştirak eden; Bedir, Uhud ve Hendek savaşlarının şanlı mücahidi Hz. Abdullah (ra) gördüklerini şöyle anlatmıştı Nebiyy-i Muhterem Efendimize…

"Yâ Resûlallah! Rüyamda üzerinde yeşil bir elbise ve elinde çan olan bir adam gördüm. Ona, 'Ey Allah'ın kulu! Bu çanı bana satmaz mısın?' dedim. 'Onu ne yapacaksın?' diye sordu. Ben 'Onunla insanları namaza çağıracağız.' dedim. 'Sana bundan daha iyisini göstereyim mi?' dedi. Ben de ona, 'Tabii ki' dedim ve o da bana şu sözleri öğretti:

"Allahu Ekber, Allahu Ekber,

Allahu Ekber, Allahu Ekber

Eşhedü en lâ ilâhe illâllah,

Eşhedü en lâ ilâhe illâllah

Eşhedü enne Muhammeden Resûlullah,

Eşhedü enne Muhammeden Resûlullah

Hayye ale's-salâh, Hayye ale's-salâh

Hayye ale'l-felâh, Hayye ale'l-felâh

Allahu Ekber, Allahu Ekber

Lâ ilâhe illâllah"

(Ebû Dâvûd, Salât, 28)

Hz. Abdullah rüyasını bitirince Resûl-i Ekrem (sav) "Bu kesinlikle hak bir rüyadır. Hemen Bilâl ile beraber kalk, çünkü onun sesi seninkinden daha gür ve güzeldir. Sana söylenenleri ona öğret, insanları bu sözlerle namaza çağırsın." dedi. (Tirmizî, Salât, 25)

Ezanın sözlerini Hz. Abdullah'tan öğrenen Bilâl-i Habeşi büyük bir aşk ve heyecanla ilk kez bir sabah ezanı okuduğunda, müslümanlar, uzun süredir aradıkları çağrıyı bulmuş, kalpleri müsterih ve mutmain olmuştu.

Hz. Bilal'in, Allah vergisi gür ve tatlı sadâsıyla okuduğu bu ezan asırlardır semada çınlayıp duruyor… Hem de günün her saatinde, dünyanın dört bir yanında, her bir ezan vaktinde…

Prof. Dr. Mehmet Emin Ay

Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubu’na aittir. Kaynak gösterilse veya habere aktif link verilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir bölümü kesinlikle kullanılamaz.
Ayrıntılar için lütfen tıklayın.
2024 Fikriyat. Tüm hakları saklıdır.
BİZE ULAŞIN