;

Arama

Hat San’atı’nın büyük isimleri - 22

Hat San’atı’nın büyük isimleri - 22

HAT SAN'ATI - 33

HAT SAN'ATI'NIN BÜYÜK İSİMLERİ - 22

HEM BAKKAL, HEM : HACI ÂRİF EFENDİ (1836 - 1909)

, 1877'ye kadar toprağı olan ve bugün Bulgaristan sınırları içinde Plovdiv adıyla kalan Filibe'de doğmuş, medrese tahsîlinin yanısıra sülüs-nesih yazılarını bu şehirdeki Yürüyüş Câmii'nin hatîbi olan İsmail Sâbir (ö.1892'den sonra) isimli bir hattatdan öğrenip icâzet almışdır. Ahmed Ârif Efendi, 1874 yılında henüz memleketindeyken yazdığı bir levhasının imzâ kısmında, kendisinin Yürüyüş Câmii hatîbi ve hacı olduğunu, hocası İsmâil Sâbir Efendi'nin de müftîlik müsevvidliğinde bulunduğunu belirtmekdedir; kendisi hıtâbet vazîfesini herhâlde hocasından devralmışdır. Bu yıllarda hac farîzasını îfâ etdiği de, bunu imzâlarında belirtmesinden anlaşılmakdadır.

1877'de 'nin Rumeli'den çekilmek mecbûriyetinde kalmasıyla, Ârif Efendi de İstanbul'a gelip yerleşmiş; geçimini temîn için Saraçhâne'de bakkal dükkânı açmışdır. Bu sebeble "Filibeli Ârif Efendi" künyesinden çok "Bakkal Ârif Efendi" olarak tanınır.

İstanbul'da bakkallıkla uğraştığı esnada 'yle tanışan, fakat ondan feyz almak istediğini -hocasının on talebeden fazla kabul etmeyişinden dolayı- söyleyemeyen Ârif Efendi bir vesîle ile yazılarını Şevkı Efendi'ye göstermek fırsatını bulur. Şevkı Efendi, ondaki istîdâdı görünce: "Bunu ileriye götürmeniz lâzım" der. Ârif Efendi de: "On talebeden fazlasını kabul etmeyişinizden huzurunuza gelemiyorum" cevâbını verir. Şevkı Efendi'nin "O, sizin gibiler için değil, hemen başlayabilirsiniz" cümlesiyle teşvîkı üzerine, Ârif Efendi bu müstesnâ tavır sâhibi üstâda -yeniden öğrenircesine hevesle- devâma başlayarak, yazdığı bir hilye levhası ile 1301/1883'de tekrar icâzete hak kazanmış, ayrıca 'den (1838-1912) de faydalanmışdır. Daha sonra bakkallığı bırakıp, önce bâzı kız mekteblerinde, sonra da Nuruosmaniye Medresesi'nde ve evinde hat derslerine ağırlık vermişdir. Buralarda yetişdirdiği yüzlerce talebesi arasında en önde geleni Aziz Efendi (1871-1934) denilse, sezâdır. İkinci olarak da Ahmed Re'fet Yazgan (1873-1949) anılabilir.

Sülüs ve nesih yazılarıyla , kıt'a (Resim 1), , hilye (Resim2), , delâilü'l-hayrât nevilerinde sayısız eserler veren Ârif Efendi, henüz Filibe'deyken bir de mushaf yazmışdı; fakat herhâlde İstanbul'dayken bir sipariş almadığı için arkasını getirmemişdir. Celî sülüs levhaları da az değildir (Resim 3). 'nin sol kapısı dışında yer alan celî sülüs Besmele'si (Resim 4), Sâmi Efendi tarafından şu sözlerle pek takdîr edilmişdir: "Dünya kuruldu kurulalı böyle celî sülüs Besmele yazılmamışdır. Meğer ki, yer olup da oku bir karış daha uzun olsaydı…" (Besmele oku, sîn harfinden mîm harfine kadar uzatılan kısımdır.)


Resim 1: Hacı Ârif Efendi'nin sülüs-nesih bir kıt'ası.


Resim 2: Hacı Ârif Efendi'nin sülüs-nesih hilye biçiminde "vebâ duâsı" levhası.


Resim 3: Hacı Ârif Efendi'nin müselsel, tokça sülüsle yazdığı bir levha.


Resim 4: Hacı Ârif Efendi'nin Şehzâde Câmii kapısı üstündeki celî sülüs Besmele'si.

Ârif Efendi'nin celî sülüsü de külfetsiz olarak yazdığına misâl istenirse: Mezar kitâbelerini mermer taş üzerine – kalıb olarak kâğıda yazmaksızın – doğrudan celî kalem ve is mürekkebi ile – satırı bir mecidiye (20 kuruş) ücretle – yazdığını talebesi 'dan (1883-1976) duymuşdum. Onun sür'atli yazması hakkında yine Sâmi Efendi'nin şu tesbîti pek hoşdur: "Ârif, sol topuğunu kāidesine tıkıp, sağ dizini dikerek meşk yazmağa başladı mı, dördüncü satıra geldiğinde, daha ilk satırın mürekkebi kurumamışdır! Ammâ arada vav'ın gözü kapalı çıkmış… Herifin umurunda mı? Ârif, uyurken bile yazabilir". Bu sözleri bize nakleden talebesi Necmeddin Okyay, kendisinin bir meşkıni yazarken, hakîkaten gözlerinin kapanıp bir lahza uyuduğunu; ertesi hafta bu meşkıni gördüğünde Necmeddin'e Rumeli şîvesiyle: "A be, niye uyandırmadın beni?" dediğini söylemişdi. Yine ondan naklen, ihtiyar hâlinde sarfetdiği şu sözü de yazayım: "Bu kadar sene, yazının künhüne vâkıf olmak için uğraşdım. Tam olduğumu zannederken, gözlerim görmez oldu". Yine Ârif Efendi'nin talebesine söylediği: "Eski meşklerinize baktığınızda: 'Ben bunları hocama nasıl gösterebilmişim?' diyebiliyorsanız; bu, hattat olacağınızın işaretidir" sözü de, onun çok yerinde bir tesbîtidir.

Son beş buçuk yılını felçli olarak geçirten hastalığı başlayana kadar san'at faaliyetini sürdüren , 17 Eylül 1909 günü vefât ederek Edirnekapısı mezarlığında İsmail Zühdi'nin civârına defnolundu. Oğlu Râkım Unan'ın (1874 – 1949) yazdığı ve Sâmi Efendi'nin başdan sona tashîh etdiği kabir taşı hâlâ yerinde durmakdadır. Ârif Efendi'nin, varlığından birkaç yıl evvel haberdâr olduğumuz, gubârî hatla uğraşan, Esmâ isimli bir kızı da vardır ve bu hatla bir mushaf yazmışdır.

2018 Fikriyat. Tüm hakları saklıdır.
BİZE ULAŞIN