;

Arama

meselesi ve Tanrı hakkındaki bilgimiz

Deizm meselesi ve Tanrı hakkındaki bilgimiz

'da anlayışının karşısındaki en büyük sorun nedir?' diye sorulunca birçok insanın aklına '' geliyor. nin sağladığı imkanlarla paralel bir şekilde, dünyanın hemen her bölgesinde deizmin dindarları da kapsayacak şekilde süratle yaygınlaşması ciddi bir sorundur. Deizm Tanrı'nın varlığını ilkece kabul ederek Tanrı-insan arasındaki çok yönlü irtibatı kabul eden bir dini/şeriatı takibi reddeden anlayış diye anlatılır. Meselenin Türkiye'de ele alınışına bakınca, iki tür anlayışın birbirine karıştırıldığı söylenebilir: Birincisi Tanrı ve insanın doğrudan irtibatını kabul etmeyen 'negatif/tenzihçi' Tanrı anlayışı iken öteki manevi hayatı bireysel alana münhasır kılarak 'kurumsal' dini anlayışa itibar etmeyen tavırdır. Bir insanın içinde veya vicdanında Tanrı'yı ve dini-ahlaki değerleri bulduğuna inanması ile evrenin soyut-yaratıcı ilkesi olarak Tanrı'yı düşünmesi iki ayrı tavırdır. Bu iki tavır bir çelişkiye düşmeden uzlaştırılamaz. Birincisi Tanrı ile irtibatı kabul ederken vahiyle gelen dini gereksiz sayar, öteki de Tanrı'yı alemin ilkesi saydıktan sonra evrendeki düzen ve yetkinliği onunla özdeşleştirir. Bu durumda Tanrı'nın bir 'zat'ı ve bu zatın irade, bilgi, kudret gibi niteliklere sahip olabileceğini reddeder. terimleriyle meseleyi anlatırsak, birisi teşbihçi Tanrı telakkisi diye anılırken öteki tenzihçi Tanrı telakkisidir: birincide Tanrı ile irtibat mümkün iken ötekinde Tanrı ile insan arasında ilişkinin zemini yoktur.

Tanrı ile insanın ilişkisinin kuralları aşan bir yanı olduğu kesin! Biz kendisini bilmeden bu irtibat başlar, yaşadığımız hayatta ise irtibatın sadece cüzi bir kısmını fark edebiliriz. Bir meczup ''ın sonsuz isimleri (isimler irtibat demektir aynı zamanda) vardır, bir kısmını bilen evliya sayılır' derken bu çok yönlülüğü anlatır: İnsanın Allah ile ilişkisi ne kadar sınırlı kalırsa kalsın Allah'ın ona ve aleme dönük tecellisi -ilahi isimlerin sayısınca- nihayetsizdir. Bu nedenle ister tenzihçi ister teşbihçi olsun, zikredilen tanrı telakkilerinin doğru bir yanı vardır: Başka bir anlatımla Allah'ın insan ile ilişkisinde insana mahsus ve dile gelmez bir yan bulunacaktır. Bu yanıyla 'Allah ile insan arasına girilemez' hükmü anlaşılır bir hüküm olarak hikmete uygundur. İnsan üzerinde akıl yürüten muhakkik düşünürlerin sözlerini doğru sayarsak, her insan gönlünün bir köşesinde Allah'a dair bir bilgiye, daha çok da umuda sahiptir. İçimizdeki bu 'umut' ne zaman bilfiil ortaya çıkar, insanı nasıl yönlendirir, bu ayrı bir meseledir! Lakin 'nin ifadesiyle 'padişah kulsuz değil, kul padişahsız değil' diye anlatılabilir bu durum!

Asırların tortularını üzerinde taşıyan Kilisenin inanç ve pratiklerinden koparak bireysel olarak manevi hayata yönelmek, Avrupa'da uzun bir tarihe sahiptir. İnsanlar Tanrı ile ilişkilerinin dışarıdaki bir kurum veya irade tarafından kontrol edilmesini istememiş, 'vicdan' esaslı dindarlığı tercih edegelmişlerdir. Bu kısımdaki insanlar 'teşbihçi' Tanrı telakkisine yakın sayılabilir; kaynağı ise inançlarına kadar gider. Modernleşmeyle birlikte güçlenen eğilimlerin nı da ciddi ölçüde etkilediği aşikardır. Kilise modern çağa bilim ve felsefe karşısında mağlup bir şekilde girdi: hemen bütün iddialarından vazgeçtiği gibi merkezi alanlardaki kurucu rolünden uzaklaşarak içine kapandı. Kilisenin teolojik iddiaları zayıfladıkça kültürel ve siyasal-sosyal gücüyle iktidarını sürdürdü. lar Hristiyan dünyasında yaşanan sorunları Hristiyanlığa mahsus bazı özel durumlarla irtibatlı gördü. Modern dünyadaki din eleştirisinin Kilisenin haksız ve akıl dışı otoritesine tepki olarak geliştiğini düşünerek tehlikenin büyüklüğünü ciddiye almadılar. Günümüzde dahi pek çok Müslüman için Hristiyanlığa yöneltilen eleştiriler ve Kiliseden kopmalar haklıdır. Meselenin bir 'din' meselesi olduğu düşünülmüyor. Bu yaklaşımın gerçekçi bir değerlendirme ve hatta savunma tarzı olmadığını söylemek gerekir. Sorunlar başta hangi gerekçelerden kaynaklanırsa kaynaklansın, neticede Tanrı inancını tezyif eden ve insanların 'inanma' eyleminden kopartan gelişmeler yaşanmaktadır. Bu nedenle Müslüman entelektüellerin dünyadaki bu sorunlara daha dikkatle yaklaşmaları gerekir.

Aslında deizm ve bunun yol açtığı sorunlar çağa mahsus olmadığı gibi Avrupa'ya mahsus da değildir! Felsefe ile din arasındaki çatışma alanlarının başında Tanrı telakkileri geliyordu. Metafizikçiler salt akıl sayesinde çokluğun ilkesini ispat edebileceklerini savundu. Metafiziğin maksadı çokluğa ilke olabilecek bir Tanrı'nın –ki burada Tanrı adı müşterek bir lafız olarak kabul edilebilir- varlığını kanıtlamaktı. Tanrının varlığı ve akıl ilişkisi in yaygın olduğu bir dünyada ciddiyetle ele alınması gereken bir konudur. Bununla birlikte Tanrı'nın varlığının kanıtlanması din için yeterli bir mesele değildi: Din Tanrı'nın varlığını kanıtlama meselesini aşarak Tanrı ile irtibatını açıklayabilecek bir düşünceyi sorun haline getirir. Başka bir anlatımla din için Tanrı'nın varlığını kanıtlamak veya kabul etmek yetmez, ilişki kurabileceğimiz, bizi duyabilen-gören bir Tanrı'ya inanmak gerekir.

Dini düşüncenin yönelimini anlayabilmek için şuna dikkat edebiliriz: Müslüman düşünürlerin bir kısmı ateizmi bir mesele olarak görmedi. Mutezile geleneğindeki bazı düşünürler ile sufiler Tanrı'nın varlığını reddetmenin mümkün olmadığını düşündü. Tanrı'nın varlığını bilmek apriori bir ilkedir. İbnü'l-Arabi düşüncesinin merkezine bu ilkeyi yerleştirerek Tanrı'nın varlığının kaziyye-i müselleme saydı. Muhakkik metafizik geleneğine göre mesele, Tanrı'nın varlığına inanmak veya inanmamak ile sınırlı değildir; esas işimiz, Tanrı ile irtibatımızı açıklayabilmektir. Bu ise Tanrı'nın zatı, sıfatları ve her şeyden önemlisi de ilahi kelam –- hakkında bir fikrimiz olmasını gerektirir. Bu durumda 'irtibatı' reddeden veya bunu sübjektif alana taşıyarak tartışılabilir olmaktan çıkartan bütün tavırlar dini düşüncenin rakibi sayılacaktır.

2018 Fikriyat. Tüm hakları saklıdır.
BİZE ULAŞIN