Arama

‘Barbar’ olmayandır…

‘Barbar’ Batı Avrupalı olmayandır…

1. Nice doğa bilimlerinden sayılırsa sayılsın, varsayım, yasa yahut teori, toplumu belirleyen bir dünya görüşü arka planına dayalı olarak arzıendâm eder. Nitekim, bir Lamarck'ın yahut 'in evrim varsayımlarının, bir Hegel'in tekâmülcü tarih anlayışının dahî arkasında Yeniçağ din dışı ile Çağdaş İngiliz-Yahudî medeniyetlerine hâkim gözüken dünya görüşü yatmaktadır. Bahis konusu dünya görüşü uyarınca, hayvanlardan insana ve nihâyet insanlar arasında dahî bir sıradüzeni bulunur. 'Yabanî ortam'ın 'vahşî adam'ı, hayvan ile insan, yanî Kuzeybatı Avrupalı arasında bir yerlerdedir. Bundan dolayı o, 'medenîleştirilme'den önce, ilkin 'insanlaştırılma'sı gerekir. Giderek, 'vahşî adam' ile 'insan' arasında bile yine bir 'geçiş beşer'i bulunur. Buna da barbar denilir. Barbar, medeniyet seviyesine ulaşmış olmakla birlikte, olmayan kültüre mensup kimsedir. 'Barbar', 'vahşî adam'ın tersine, insan tarafından değişikliğe uğratılmamış demek olan 'yabanî çevre'de yaşamayan kimsedir. İnsanın doğayı değiştirmesi sûretiyle kendine yeni bir çevre inşâa etmesi çabalarına, başka bir deyişle, doğal çevrenin yerine kültür ortamını ikâme etmesi etkinliklerine Yeniçağ din dışı Batı Avrupa düşüncesi, 'tarih' demiştir. 'Vahşî adam'ın oluşturduğu toplulukları, bu yüzden, Yeniçağ Alman toplumtarih filosofları 'doğal halklar' yahut 'topluluklar' anlamında Naturvölker şeklinde nitelemişlerdir. Doğal halklar, hani neredeyse hüdâinâbittirler; zamanların başında nasıl oluşmuşlarsa, öyle kalmışlar; kısacası tarihten, tarih sürecinden yoksundurlar. Tarihten hiçmi hiç nasîplerini almamışlardır. Buna karşılık, 'kültür halkları'ndan, yanî Naturvölkerden olmayan barbarın tarihi bulunmakla birlikte, bu husus dahî belli belirsizdir. Oysa açık tarih bilincini taşıyan, bir tek, aydınlanmış Yeniçağ Batı Avrupa medeniyetinden olandır. O, gâyesini apaçıkca bilir vaziyette 'doğa'ya karşı 'kültür'ü inşâa etmek sûretiyle 'tarih'i yaratır, yaşar ve bütün insanlığa yayar. Sözü edilen durum, nereden, nasıl kaynaklanır? Bunun sebebi salt kültürel midir yoksa biyolojik nedenlerden mi ileri gelir? Fransız kültürüne odaklanmış Yeniçağ din dışı Batı Avrupa medeniyetinde ağırlık, daha ziyâde, kültürel nedenden yanadır. Buna karşılık, Avrupa Yahudîsi ile Kuzeyin Germen duyuş ile düşünüşünün kavşağında yer alan İngiliz-Yahudî medeniyetinde sıklet merkezi ırk mülâhazasındadır. Yine Yahudîde belli bir inanç manzûmesinin taşıyıcısı Israil kavminden olmak esâsken; bütün Germen toplumlarında olduğu gibi, 'insan' bahis konusu kılındığında, İngilizin zihninde de belirli bir 'tip' canlanır. Bu belirgin 'tip'ten düştüğünüz oranda, 'medeniyetleşen kültür' yaratma yetisinden de uzaklaşırsınız. Ancak, Yahudînin tersine, İngiliz, size insanlaşma imkânının önünü kapatmaz. O 'ülküsel tip'ten nice ırak düşerse düşsün, İngilizin eğitim ile öğretim imbiğinden geçen 'vahşî adam'ın dahî, 'insan-gibi', yanî 'İngilizimsi' olma şansı vârittir. Ama tabîî, 'düpedüz İngiliz' (İng 'downright Englishman') olamaz. Bunun imkânsızlığı, Israillide yahut Almandaki gibi, yalınkat bir soy arkaplanı meselesine dayanmaz. Fransızda gördüğümüz bir culture sorunu da işin içindedir. Bu culture, herhangi bir 'kültür' değildir. 'İnsanlaştırıcı', 'Aydınlanmacı' civilisationa esâs teşkil eden seçkin, hattâ seçilmiş culturedür. Temelde, 1700lerin sonlarında kemâle eren Aydınlanmacı devir Fransasından apartılan culturee İngiliz zihniyeti iki yeni unsur katmıştır: Bir, tipolojik; iki, iktisâdî. Fransız culture anlayışındaki insan tipinde, manen ve maddeten, soylusunun tavır ile tutumlarını taklîd eden fakat kendi soylu olmayan şehirleşmiş 'memurumsu' Aydınlanmacı kentsoylu tasavvuru baş orunu tutmuştur. Bahsi geçen şehirleşmiş 'memurumsu' kentsoylu, Avrupanın, en eski ve köklü birlikli, siyâsî nizâmı ne olursa olsun, devlet geleneğine bağlı ve bu bağlamda devlet ile onun toplumu demek olan millet ülküsüne hizmet eden ve bunun takipcisi olan bir kişidir. İlginçtir, Osmanlı ulemâsı bir yanıyla Fransız kentsoylusunu andırır. Ama yalnızca bir yanıyla; o da, devlet ülküsünün çerçevesinde yaşayıp hizmet vermektir. Osmanlının devlet ülküsü, İslâm davâsının taşıyıcılığı ile takipciliğini öngörmüştür: Devletiebedmüddet. Osmanlı dindardır, mütedeyyindir, askerdir. Buna karşılık, 1600'lerin başlarından itibâren Fransız, git gide seculier yahut seculaire, yanî dindışı ve civil, demekki mülkîdir. Askerlik, bir meslek olarak varlığını sürdürmekle birlikte, toplumsal kamu hayatında sıklet merkezi, askerlikdışı cephededir. Hâlbuki Osmanlı Türkünde kamu hayatında ağırlık, askerlik cenâhındadır. Osmanlı, Müslüman olsun yahut olmasın, dindardır. Birinin, askerlikle ilgisi ile ilişiğinin kesik olmasıçin onun, gayrımüslim, özellikle de 1820'lerden, yanî II. Mahmut (1784 - 1839) devrinden itibâren Türk yahut Türkleşmiş olmaması gerekirdi.[i]

2. Fransız cultureünde 'imân-duygu' esâslı 'din'in yerini 'şüphe etme- akılyürütme' temeline dayalı 'felsefe' almıştır. Devlet şeklinde teşkilâtlanmış bir toplumun genel yönetim hüneri siyâsettir. Dinin vazettiği örf yahut ahlâk düstûrları neviinden manevî değerler çerçevesinde bir bilgelik düzeni yahut felsefe sistemi, toplum hayatını siyâsî ile iktisâdî bakımlardan nizâma sokar. Bahsi geçen işi, bir 'felsefe sistemi'nin, 'din'e hiçbir vechile dayanmadan yapmasıyla da ortaya 'ideoloji' dediğimiz bir fikir yapısı çıkar. Burada dinden beklenen temel düstûrları dahî ideolojinin kendisinden doğduğu felsefe vazeder durumdadır. Din kaynağından doğmadığı iddiasındaki bir felsefe sistemi, biçimsel aklı menşe olarak kabul eder. Onun verisi ideoloji de, şu hâlde akılcı bir siyâsî nizâmı derpîş eder. İşte böyle 'Akılcı dünyevî-siyâsî nizâm ülküsü'nün, tarihte ilk defa açıkca denenip gerçekleştirilme safhasına geçilmesi, 1789 İhtilâlikebîriyle olmuştur. İhtilâlikebîrle olgun biçimini alan culture, diğer bütün kültürlerden tamamıyla farklı bir kalıba yerleş/tiril/miştir. Kendinden öncekiler ile çağdaşı olanlar theologique esâslıyken, bu yeni kültür, tarihte ilk kez ideologique değerlerlerle örülmüştür.

İhtilâlikebîrin fikirce ilhâm kaynağı olanları ve onu mâlî cihetten arkalayanları Manş denizinin öbür kıyısında bulabiliriz. Şablon, yakasında çizilmekle birlikte, ilk açık seçik uygulama cephesindedir. İmdi, maddeci- mekanikci dünya tasavvurundan olma dindışı-akılcı-aydınlanmacı-insancı-deneyci-positivci dünya görüşüyle yoğrulmuş bir ideoloji olan liberalisme, cultureün şahdamarı, zenbereğidir. Ideologienin regimepolitiquei, yanî 'siyâsî nizâm'ı republicanisme, demekki 'cumhuriyetcilik'tir. Üstelik, devletciliğe eğilimli bir cumhuriyetcilik. Nihâyet, bu eğilimde geçmişin derinliklerinden derebeğlik ile hükümdârlık günlerinin seslerini işitmek olasıdır.

3. Kurucu unsurları İngiltereden Fransaya idhâl olunmuş bulunan culture34, bu 'imâl edilmiş' hâliyle Manş denizini aşıp İngiltereye gerisin geriye ihrâc olunur. Dünya tasavvuru ile dünya görüşü aynı kalmakla birlikte, yeni mekânında, cultureün ideolojisi değiştirilir. 1500'lerin başlarında Yahudîler, yanlarında getirdikleri hünerler ile paraları zemîni serbest girişime elverişli bu ülkede tedâvüle sokmuşlardır. Geç Ortaçağ ile Erken Yeniçağın iktisât düzeni merkantilism, Yahudînin parası ve hüneri, İngilizin de cüretli girişimciliğiyle 1500'lerin ortalarından itibâren İngilterede büyük bir ivme kazanmıştır. İvme öylesine boyutlara ulaşır ki, ülke sınırlarını aşar geçer. 1300'lerin başlarından beri teşebbüs hâlinde kalan Britanya ile İrlanda adalarının tamamı 1400'ler ile 1600'ler arasında ele geçirilir. Ardından uçsuz bucaksız denizler aşılarak yeryüzünün dört bucağına el atılır. Eylemlere düşünce çatısı çatılırken, düşünce de eylemle içeriklendirilir. Düşünce çatısının felsefî vasfı vardır: Hür Sermâyecilik ideolojisi. 'Çatı'nın içeriğiyse, bağımsız değer hâlini alan paranın yarattığı iktisâdî ve bunun güdümünde siyâsî hareketliliktir. Serbest girişime, mal ile para edinme hırsına ayakbağı olmadıkca dine kamu hayatında dahî tahammül gösterilebilinir. Öyleki bahsi geçen düpedüz maddiyâtcı furyaya din, maneviyâtımsı bir renk katabilir. Yetki (Fr autorite) kaynağı rolünü bile oynayabilir.[ii] Nitekim, iktisâdî ile siyâsî cihetlerden kendisine böyle bir rol dahî biçilmiştir. O hâlde, Fransızınkinin tersine, İngiliz kültürü dindışı (lai'c ve seculier) olmayıp millî dinlidir. Her şey alım - satım ölçüsüne vurulduğuna göre, siyâsî nizâm dahî buna uygun biçimde değerlendirilmiştir. İngiliz, meşrutî hükümdarlık ile millî dine (Anglikan kilisesi) dayalı devlet nizâmını kendine saklarken, geleneksel 'nişan tahtası' Fransa başta gelmek üzre, dışarıya cumhuriyetcilik ile dindışılığı 'satmış'tır. Böylece hedef seçilen toplum/lar, millet/ler özden yumuşatılıp serbest piyasacı mâlî sermâyeciliğin ihrâcına elverişli kılınmışlardır.

4. Halkidâresinden (democratie) kastolunan ne? Sorunun cevabı, "istediğimi söyler, başkasının haklarına tecâvüz etmedikce dilediğimce eylerim"se, bu, yanlıştır. İngilizin ne yapıp yapamayacağını; ne giyip giyemeyeceğini; meraklarının ve sporunun ne olup olmayacağını; hangi derneğe yahut meyhâneye girip girmeyeceğini; hattâ kimlerle evlenebilip evlenemeyeceğini ve nihâyet esâs önemlisi, neyi söyleyip söylemeyeceğini, son çözümlemede tayîn eden, içine doğmuş olduğu toplum sınıfının ufkudur. Mensûbu olduğu sınıfın, Kantca söylersek, maşerî tasavvurgücünde (Anschauung) bulunmayanı kişinin bildirmesi mümkün değil; çünkü aklına gelmez. Sınıf esâsına göre eğitilmiştir. Mezkûr terbiye yahut eğitim, seyredilenin, gözlemlenenin, bakılanın, bütünlülüğünde görülmesinden ziyâde, gözle görülür, elle tutulabilir kısmının, hesabı verilir, gerekcesi gösterilebilir, ayrıntısıyla yakalanıp kavranması idrâkini berâberinde getirmiştir. İşte bu yüzden Yunanlı ile Almanın tersine, evrensel metafizik hakîkatı araştırıp bulgulayan dâhî İngiliz filosofla karşılaşmıyoruz. Yine, gördüğü sınıf esâslı eğitim, İngilizi 'şimdi burada'ki (L ad hoc) sorunu çözüp işe yarar hâle sokan zekî adam kılmıştır. Gerçi sözünü etiğimiz durum, son altmış yılda değişmesine değişti. Artık, işci ailesi çıkışlı genç de, gerekli maddî ve mâlî şartları yerine getirebiliyorsa, pekâlâ, Oxford üniversitesinde öğrenim görebilir. Fakat bu, çok yakın geçmişte vukûu bulmuş bir değişmedir. Husûle getirdiği sonuçlardan henüz haberli değiliz. Haddizâtında burada İkinci Dünya Savaşının bitişine değin süregelmiş süreçten bahsetmekteyiz. O sürecin yürürlükte kaldığı sürede de kalın hatlarla çizilmiş sınıf sınırları asla açıkca vurgulanmazdı. Bunu toplumun bütün katları katmanları zımnen kabul eder görünmüş, herkes yerli yerini bilmiştir. Bundan dolayı, On yedinci yüzyıl ortalarında cereyân etmiş iç savaş (1642 - 1649) ile Onsekizinci yüzyıl sonlarında Amerikada vukûu bulmuş ihtilâli (1775 - 1783) bir yana koyarsak, toplumsal anlaşmazlıkların çözümünde diğer Avrupa milletlerinde tanık olduğumuz kaba kuvvete başvurma ihtiyâcını İngiliz duymamıştır. Zâten üst sınıf İngilizin başat ruh özelliği, en bunalımlı durumlarda bile sâkin kalıp çarpraşık sorunları sühûletle hâlletmektir. Bu, öyle kandırıcı bir görünümdür ki, buna bakarak, İngiliz, duygusuz, kanı donmuş biri gibi görülegelinmiştir.

İmdi, İngilizin uzak ve yakın geçmişine baktığımızda, halkidâresinden anlaşılanın, kişinin, kendi seçtiği, mensûbu olduğu sınıfın temsilcileri aracılığıyla meclisin avâm yahut lordlar kamaralarından birinde siyâsî irâdesini seslendirmesidir. Filvâki halkidâresi ile sınıflararası uzlaşmanın, kol kola yürüyegelmiş olduklarını görüyoruz: İlkin toprak zâdegânı ile asilzâde, daha sonra asilzâde ile kentsoylu ve nihâyet son seksen yıl zarfında kentsoylu ile emekci arasında uyuşma sağlanmıştır. Zâten, Fransa, Ispanya, Rusya gibi, Kara Avrupası ülkelerinde karşılaşılandan farlı olarak, İngiliz toplum sınıf düzeni seyyâl ve geçişli olmuştur. Geçiş, aşağıdan yukarı olacak şekildeydi. Yüksel/til/işte baş etken liyâkat olmuştur. Çoğunlukla, yararlı sonuc üretir üstün beceri gösterenlere meziyetleri doğrultusunda makam, mevki tevdîi olunması anlaşılmıştır: Yaraşırlıkerki (Fr meritologie).

Sınıf merdivenin basamakları aşağıdan yukarı çıkıldıkca, bireylilik derecesinin arttığı görülür. İrâdesini en fazla izhâr edenler, üst sınıflardan olanlardır. Onlar, kâh bireysel, kâh oluşturdukları siyâsî, ticârî, mâlî, askerî, dinî ile toplumsal teşkilâtlanmalar yoluyla millî seviyede, daha da önemlisi dünya çapında güç kudret iddiasında bulunmuşlardır. Gerek İngiliz devleti gerekse A.B.D., Avusturalya gibi, yavruları, bahsimize konu en üst kattaki mümtâz ve mümeyyiz zevâtın birliğidir (federation) adetâ. Alttakilere gelince; onlarsa, birey olmaktan ziyâde sınıf esâslı câmia mensûbudurlar. Kralın tabaaından biri, bundan dolayı, ister anavatanda isterse Avusturalya, çeşidinden müstemlekelerde yahut Kenya, Nijerya, Hindistan neviinden sömürgelerden birinde yaşasın, sorununu uzak Londraki devlet mercilerine taşıması gerekmezdi. Çoğunlukla, mensûbu olduğu dernek, sınıf, cemaat yahut toplum teşkilâtı sınırları içerisinde çözme imkânına sâhib olmuştur. Bu durum, İngiliz devlet yapısını ile toplum hayatını sıkı bir merkezcilik cenderesi ile makam ve memur tahakkümünden kurtarırken tabaadan olan bireye müdhiş hareket kıvraklığı ile teşebbüs serbestliği sağlamıştır.

5. Filhakîka cultureün Fransız çeşidinde akılcı-aydınlanmacı-hürriyetci-cumhuriyetci-ilerici-dindışı-'memur tavırlı'-şehirli-edebî kentsoylu insan tipi temâyüz ederken; İngiliz türünde, buna karşılık, akılcı-aydınlanmacı-deneyci-'dini-araç-kılan'-fırsatcı-girişimci-kralcı-muhâfazakâr-şehirli kişilik yapısı önplana çıkmıştır. Fransanın kentsoylusu, asilzâdeye başkaldırmış, bayrak açmış, mücâdelesini zaferle tâclandırmış bir toplum sınıfıdır. Şu da var ki, Fransızın 'soylu'su ile 'soylu olmayan'ın buluştukları ender ortak paydalar da yok değil. Bunların en başındaysa, üstün bir 'dil bilinci' ve hattâ 'fetişistliği' gelir. Fransızcayı taparcasına sevip yüceltmek Fransız kültür milliyetciliğinin zenbereğidir.

İngilteredeyse, zaman zaman soylu olmayan soylulaşarak; yer yer de asilzâde kentsoylulaşarak orta yolda buluşulup uzlaşılmıştır. Amerika ile Avusturalya gibi, denizaşırı diyârlara göçüp oralara yerleşen İngilizin, 'soylu' - 'soysuz' ayırımı cinsinden sorunları kalmamıştır. Oralarda yerlilere ve oralara dışarıdan getirilen kölelere karşı 'soylu olan' ile 'olmayan', 'İngiliz soyu' kavrayışında birleşmiştir. Sermâyeciliğin iktisâdî ile siyâsî pâyândâları olan imperyalism ile sömürgecilik çerçevesinde yeryüzünün dörtbir köşe bucağına yayılan İngiliz kültürünün nüvesinde İngiliz soyuna dair tasavvur hep saklı tutulmuştur. Bu gizli kalmış etkene gözlerini kapatmamakla birlikte, İngiliz kültürü, cosmopoliteleşerek civilisation boyutlarına erişmiştir.

('nın, Dergah Yayınları'nca yayınlanan 'Sorun Nedir' isimli kitabından alıntılanmıştır.)

Ş.


[i] Osmanlı zihniyetinde 'Türk olma'nın kıstası, Müslüman olmak ve Türkceyi anadil olarak kullanmak. Yeniçeri dışında ordu çoğunlukla Türklerden kuruludur. Türk olma denkleminde 'soy'un, hiçmi yeri olmamıştır? Bellibelirsiz olmuş. Ne var ki, bu hususu vurgulamak şöyle dursun, bunun farkında

[ii] Hükümdarın, devlet başkanı ve aynı zamanda kilisenin başı olması itibâriyle İngiltere resmen bir 'din devleti'dir. Tabîî bu, tamamıyla biçimsel bir olaydır. Yoksa, İngiliz kültüründe din, toplum hayatını tanzîm etmez. Daha teknik bir ifâdeyle, devlet laic olmamakla birlikte, toplum yahut kamu hayatı seculairedir. Meselâ da durum bunun tersidir. Orada devlet laicken, ister Hinduluk, ister Müslümanlık olsun, din, toplum hayatının her kesiminde ağırlığım alabildiğine duyurur.

Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubu’na aittir. Kaynak gösterilse veya habere aktif link verilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir bölümü kesinlikle kullanılamaz.
Ayrıntılar için lütfen tıklayın.
2019 Fikriyat. Tüm hakları saklıdır.
BİZE ULAŞIN