Arama

: İnsanın başkaldırması sorunu

Ahlak: İnsanın başkaldırması sorunu

1. BEŞERİ İNSAN KILAN ANA ETKEN: AHLÂK

Felsefenin gövdesi, birbirini tamamlayan üç parçadan müteşekkildir: ile kavram araştırmalarının yapıldığı metafizik, bilginin kendisinin incelendiği bilgi öğretisi ile hak - bâtıl, iyi - kötü, güzel - çirkin zıtlıklarını tesbit ile temyiz etme düşünme çabalarını kendine konu alan ahlâk. Son zikrolunan, bu niteliğiyle insanın belirlenmesinde en üst mevkii işğâl eder.

2. ÂLEM

Anlam verici varlık olarak insan, değerlerin inşâacısıdır. Anlamlandırılabilir bütünlüğeyse, 'âlem' diyoruz. Âlem dendiğinde, bununla kasdolunan, yalınkat 'malûmat' seviyesindeki bilinenler yığını değil, anlamlandırma sûretiyle kurulmuş bir değerler bütünüdür. O hâlde âlem, insanın, anlamlandırma ile değerlendirme işlemlerine koştuğu varlığın tümü tamamıdır. 'Âlem'i topyekûn ve içten bilen 'alim' olan Allah'tır. Fakat, mantıkca, Onun anlamlandırma, değerlendirme, sonuçta bilme gücü ile yetisi hakkında anlamlı belirlemelerde bulunamayacağımızdan, geriye sâdece 'âlim' olan insan kalmaktadır. İşte bu âlim olan insan, maddi ile manevi cümle sahalardaki esâslı ve tutarlı bilgilere anlamlandırma ile değerlendirmeler sonucunda erişir. Söz konusu olan daire biçimindeki gidiştir.

Bilgi öğretisinin belirlediği ve bilimlerin malı sayılan bilginin kaçınılmaz şartı ahlâk bünyesinde işlenip tayîn olunan anlamlandırma ile değerlendirme zorunlu bir işlemdir. Buna karşılık, anlamlandırma ile değerlendirmede bulunabilmek içinse, bilgiye ihtiyâç vardır. Her iki kesitin birbiriyle bütünleşmesinde, sözünü ettiğimiz daire ortaya çıkar.

3. AHLÂKIN KURUCU UNSURLARI

Bir dirim (Y bios) verisi olan beşere karşılık, insan ahlâk varlığı olmasından ötürü, 'ten 'a değin bütün kalburüstü -bilim sistemlerinin odağını ahlâk sorunsalı oluşturmuştur. 'Beşer'in genetik-morfolojik -fizyolojik belirlenimleri baştan verilmişken insanın ahlâklılığı önceden belirlenmemiştir. Ahlâklılık, doğada hüküm sürdüğünü düşündüğümüz gerekirciliğin (Fr determinisme) dışında kalan bir olaydır. Gerekirciliği kendisine dayandırdığımız neden - etki bağıntısı, ahlâkta geçmez.

Neden - etki bağıntısını, karşı karşıya kaldığımız olaylar arasında kuruyoruz. Ahlâksa, karşılaştığımız olayların algısından doğmaz. Doğuştan berâberimizde getirdiğimiz bir fikir de, yanî bilimsel bir anlatımla, genetik imkânlardan değildir.

Beşerin meydana gelmesinde iki unsurun biraraya gelmesi şarttır: Erkeğin tohumu ile kadının yumurtası. İki unsur, Allahın Rahmet vasfının, insanın dişi tarafı olan kadındaki tecelligâhı rahimde buluşur. Bu buluşup birleşmeden döllenmiş yumurta (zigot) meydana gelir. İşte, erkeğin tohumu (spermatozoon) ile kadının yumurtasının birleşmesinden döllenmiş yumurtanın meydana geldiği safhaya doğum denir. Doğumla birlikte beşerin, birey biçimindeki yaşaması başlar. Bu safhada o belirli bireyin yaşaması, dirim zemininde cereyân eder. Anne rahmindeki, biyolojik terimle söylersek, embriyonal dönemin sonunda bireyimiz dünyaya gelir. Buradan itibâren, salt dirimsel özellikteki 'yaşama', 'hayat'a tedrîcen dönüşür. Dirim esâsında sürüp gelmiş yaşamadan hayatın yaşanmasına geçilir. Birincisi genetik-morfolojik-fizyolojik süreçlerden ibâretken, ikincisinde git gide toplum-kültür etkenleri, dirimsel olanlara eklenir; zamanla birincileri belirler hâle dahî gelirler.

Zaman ile mekân boyutlarında doğrudan doğruya, demekki duyu organlarıyla, yahut dolaylıca, yanî âletle, gösterilip tesbit olunabilen tüm olaylar, maddîdirler. Maddî etkileşimler, algılanıp neden - etki bağıntısı bağlamında bilim tarafından çözümleyici tarzda irdelenip birleştirim yoluyla yeniden oluşturulurlar. Algılama ile akılyürütmenin —logiko-empirik tavrın— yer aldığı bilim işlemleriyle doğanın teori bağlamı ile laboratuvar ortamında yeni baştan inşâa olunduğunu görüyoruz. Doğanın, bu arada onun doğrudan uzantısı sayılan beşer yanıyla insanın topyekûn inşâasını üstlenen, 'fen'dir (Fr technologie). O, bilimin uslup ve usuluyla çalışan bir çeşit 'zanaat'tır (Fr technique). İşte, çağdaş İngiliz-Yahudî medeniyetinin biçim verici ve yürütücü kadroları, yanî sermâyeci sınıf, fen aracılığıyla dünyayı, doğayı ve nihâyet beşeri değiştirip dönüştürerek, sonuçta da yeniden yapılandırmak sûretiyle topyekûn denetimi ile hâkimiyetini tesis edip perçinlemenin peşindedir. Bahsi geçen medeniyetin ve onun ana ideolojisinin temel görüşüne göre 'insan', ''ten ibârettir. Başkaca dendikte, insan yerine beşer diyerek merâmınızı yetesiye ifâde etmiş sayılırsınız. Bu temel görüş, beşerin durmadan depreş/tiril/en fizyolojik ihtiyâçlarının süreklice giderilmesi doğrultusunda dönüp duran bir fâsit daireye şartlanmıştır. Fâsit dairenin bir yakasında '' yer alırken, öbürüsünde de '' bulunur. Aslında, birincinin hikmetisebebi ikincisidir. Dairenin tamamınaysa, diyoruz.

İnsanlar, oldum olası, beşerliliklerini ayakta tutabilmek amacıyla tüketmişlerdir. Bununçinse ya doğada hazır bulduklarını toplamışlar ya da hammaddeleri ihtiyâçları doğrultusunda değiştirip dönüştürerek üretmişlerdir. Ancak, onların bu etkinlikleri, hayatlarının yegâne meşğâlesini teşkîl etmemiştir. Beşerliliğimizi ayakta tutmağa dönük üretim - tüketim denklemi dışında aynı zeminden bitmekle birlikte, bizi insan-olmağa taşıyan bir üçüncü etken daha vardır. Kadın - erkek arasındaki cinsiyet fizyolojisine dayalı gerilim ilişkisi. Felsefenin ana yöntemi dialektiğin de fikir menbaı, kadın - erkek - çocuk üçlüsüdür. Bu, hem beşerin, öteki canlılarla en önemli ortak paydasıdır; hem beşer ile insan arasındaki aykırılık uçurumunu aşdıran köprüdür; hem de salt insanın üç farklı vechesinin varlık (Fr ontique) - ülkü (Fr ideal) bütünlüğüdür. Saydıklarımızdan birincisi, canlılık-hayvanlık[i] seviyesine; ikincisi, nefsîlik merhâlesine; nihâyet üçüncüsü de ruhîlik-manevîlik[ii] safhasına işâret etmektedir. İlk iki kat, 'hakîkat'ın '' kesitinde yer alırken, üçüncüsü gerçeklikötesi âleminin sâkinidir. Yine ilki, acıkmak, susamak, yorulmak çeşidinden fizyolojik faaliyetlerden birinin verisidir. Sonuncusu dirim özelliklerinden tümüyle âzâttır. İkinci katta bulunduğunu söylediğimizse, yalınkat dirim ile manevî varlık dairesindekinin arasında geçiş mevkiinde olup 'nefs' dediğimiz bir özelliği sergilemektedir.

4. NEFS İLE RUH

Nefs, Ondokuzuncu yüzyılın ikinci yarısına değin birtakım varolanların ana özelliklerini doğuran güce alem olmuş tabîrdir. Bu cümleden olmak üzre, önem sırasınca, bellibaşlı dört faaliyet çeşidinden bahsedebiliriz: Üremek, beslenmek, büyümek, korunmak. Sözünü ettiğimiz faaliyet gücünü gösteren varolanlara 'canlı' dendiğini burada tekrarlıyoruz.

'Nefs' ile 'can'ın Yunancası, psühedir. Psüheli olan empsühostur. Yaşamanın Yunancasıysa, zöedir. Yaşayan, zoondur. Yaşayanın canı bulunduğu varsayılır. Esâsında 'yaşayan' ile 'canlı' anlamdaştır; yanî zoon, empsühosdur.

İki ayrı kalkış noktasından hareketle nefs, farklı tarzda mütâlea olunur. Birincisi, alışılagelinmiş ilahiyâtcı; ikincisiyse, çağımızın positivci bakış açılarıdır. İkisinde de nefsin, beden yapısı ve işleyişiyle içten bağlantısı vardır. Nefs, beden bünyesinin her zerresine nufuz etmiş güçtür. İlahiyâtcı görüş uyarınca, 'insan benimi'nin hükümrân kudreti olan 'ruh', 'nefs'in üstünde vargörülmektedir. Ruhun görevi, nefsi denetlemek, dizginleyip zapturapt altında tutmaktır. Beden yapısı ve işleyişleriyle sıkı sıkıya irtibâtlı hâlde onları yönlendirip yöneten güc olarak çalışan nefs, evrendeki bütün öteki varolanlar, süreçler ile olaylar gibi, Allahın yaratma fiiline bağlı bulunmasına karşılık, ruh, Onun zâtından neşet etmektedir. Nitekim bu hususları içeren 32. Sûre, Secdenin 7., 8., 9., 10. ile 11. Âyetlerini şöyle tefsîr etmiştir: "Allahın yaratması kendi başına iyidir... Bunda kötü, hatâlı yahut bozuk unsur asla bulunamaz. İnsanlar söz konusu olduğu bağlamda, yaratılışa kötü yahut bozuk unsurlar karıştıkca, bunları, insan irâdesine bağlamak zorundayız. İşte Allah tebliğinin esâs gâyesi, bahsi geçen irâdenin terbiyesi ile tedâvisi olup onu evren düzeni ile tasarısına uygun kılmaktır... Beşer olarak mütevâzî aslımızı esâsımızı düşünmeğe sevkolunuyoruz. Enilk (İng prim$val) madde makûlesinden bir nebze toprak yahut balçık, beşerin, hayat hâriç, maddî bünyesine vucut vermiştir. Şu durumda madde, ilk merhâledir. Ne var ki o da, kendiliğinden oluşmayıp Allah tarafından yaratılmışdır" (7. Âyet). "Bunun arkasından hayat ve onun üremesi gelir. Hâlâ tamamıyla maddî sahada yaşıyoruz. Bununla birlikte daha yüksek safhada duruyoruz artık: Beşer bedeninin her parçasının hülâsası (Fr&İng quintessence) demek olan tohum yahut döl yoluyla üreme aşamasındayız. Önünde sonunda, idrârın mahrecini paylaşması, dölün itibârını insanın nezdinde düşürmüştür. O, bir canlı hücre yahut hücreler öbeği olup atalarımızın canlılık geçmişini bağrında taşır.[iii]

Üçüncü evrede beşer uygun oranlarda şekillendirildi. Yumurta, döl tarafından ilkâh edilmesi sûretiyle birey hayatı vucut bulur. Meydana gelen birey hayatı zamanla belirli bir biçime sokulur. Uzuvlar şekillenir. Onun hayvanî yahut beşerî hayatı işlemeğe başlar. O hayranlık uyandıran ayak uydurma (Fr&İng adaptation) işlemleri kendilerini göstermeğe koyulurlar. Âyette bahsolunan dördüncü aşamada Allahın Kendi Ruhundan içine üfürdüğü beşerin ayrıcalıklı konumudur. İşte bu evreden itibâren beşer, hayvana fâıkdır. Kâmil beşer olarak onda daha üstün istidâtlar tebârüz ederler. Anladığım kadar, beş hayvanî duyu, üçüncü safhada görülür. Dördüncü aşamada beşer, daha yüksek bir oruna oturtulur. Burada artık ondan Allah, üçüncü tekil şahısta, 'o' şeklinde bahsetmeyip ona ikinci tekil şahıs, 'sen' diye hitâb etmektedir. Şimdi, Allah tebliğinin, gönül gözüyle görüldüğü iç (OsmT derûnî) hayatı anlayıp sevmeği mümkün kılan yüce duygular, ortaya ancak insanla çıkarlar... (9. Âyet). Kısacık hayatlarının dar ufuklarını kapatmakla kalmayarak, Maddeciler ile Şüpheciler ayrıca çağlar boyu müstakbel hayatın imkânını dahî yobazca inkâr ededurmuşlardır... Ümid ederek ve gelecekteki hayata kavuşmağı bekleyerek Allahın eserine inanmamız, imânımızın özüdür (10. Âyet). Ölüm katîyse, ki, bu, böyledir; hayat tek başına beklentilerimiz ile derin duyuşlarımızın gerektirdiklerini karşılamakta kesinlikle yetersiz kalacaktır. O hâlde, ruhumuzu bedenimizden ayıran etkenin (Ar melek el-mevt) bizi yeni bir dünyaya, yeni bir hayata sevkedeceğine inanmalıyız. Dinin aslı esâsı olan ruhun varlığına inanmıyorsak, istikbâle, geleceğe de güvenmiyoruz demektir. Geleceğe inanılmıyorsa zâten, ruhun manâsı da kalmaz (11. Âyet)."

Ruhun varlığına inanmak istikbâlın teminâtıdır. Ruhun varolduğuna inanılmadığı, dolayısıyla da geleceğe güven duyulmadığı yerde hayat yoktur. Hayatın bulunmadığı ortamda ahlâktan da bahsolunamaz: "Ölümü Zafer yutmuştur" (Ölüme karşı kazanılmış Zafer katîdir) diyen Ahdicedîtte ahlâka şaşmaz kıstasın 'ölüm' olduğu hususuna dikkatimiz çekiliyor: "Ey Ölüm! dikenin nerede kaldı? Ey mezâr! hani zaferin? Ölümün dikeni günâhtır. Günâhın gücü kuvvetiyse, kanundur (Hz İsâ:) Sevgili kardeşlerim! sebât ediniz, Rabbın gösterdiği doğru yoldan ilerileyip çalışınız. Allah rızâsı için çalışanların gördükleri işler, Onun indinde asla boşuna değildir."[iv]

İki konunun zıddını düşünmek bizi saçmalamağa götürür: Bunlardan biri 'varlığ'a karşı 'yokluğ'u, ötekisi de 'yaşama'ya zıdd olarak 'ölüm'ü almamızdır. Gerçi felsefece düşünmenin yöntemi olan dialektik, bizi buna sevkediyor, zorluyor. Ne var ki gerek 'yokluğ'un, daha doğrusu 'hiçliğ'in, gerekse 'ölüm'ün içini mantıkca da deneyce de dolduramayız. Bunlar içerisiksiz kavramlardır. Birincisi varlığın, öteki de yaşamanın yokumsanmasından elde edilir. Demekki olumsuzdurlar. Varlıkca olumlunun inkârından ancak içeriksiz biçimsel boş kavram elde edilebilinir. Üstünde konuştuğumuz yahut konuşabildiğimiz her şey nitekim, varlık tarafından taşındığına göre, kesinlikle konuşamadıklarımız, yokluktan sayılacak. Sonuçta üstünde konuşamadığımızın anlamı bulunmaz. 'Anlam'ı bulunmayana da 'değer' atfedilemez. İnsanın 'yaşama'sı, 'anlamlandırma' ve 'değer atfı'yla birlikte 'hayat'a dönüşmektedir.

Anlamlandırmayla birlikte ilk değerlendirilen 'ben-varlığım'dır. Ona dair 'fikrim','bendışı-bütün-öteki-varolanlara-ilişkin-fikrim'in öndayanağıdır. 'Ben- varlığıma-ilişkin-fikrim'e 'özbilincim' diyoruz. Bendışı-bütün-öteki-varolanlara ilişkin geliştirdiğim fikirler, onların duyulur gerçeklikleriyle ilgili kaldıkca, 'bilgilenirim'; 'kendim'e eğilerek özüme inebildiğim ölçüdeyse, ' bilinçlenirim'. Kesinkes yoklukla sonlanacak hayatta ne kendi varoluşumun ne de 'bendışı' olanların varlık dehlizlerine nufuz etmek zahmeti ile cehdügayretini göstermek lüzumu ile imkânı ortaya çıkar. Bu da ahlâklı kişi olmam zorunluluğunu ortadan kaldırır. Ahlâklılık, şartsız buyruğun benimsenmesini icâb ettirir. Şartsız Buyruğun tek 'şart'ı, bu dünyadaki 'hayat'ın özge bir düzlemde devâm edeceği imânıdır: "Her nefs, ölümü tadacak: (Hayat boyu) kötülükleriniz ile iyilikleriniz üzre sizleri sınarız. Bize dahî döneceksiniz" —Enbiyâ/ 21 (35). "Ruh, ölmez" diye Âyeti yorumlamağa başlayan Abdullah Yusûf Ali, sözlerini şöyle sürdürür: "Fakat bedenin ölümüyle birlikte ondan ayrılınca, ölümün lezzeti tadılır. Başta fazîletimiz ile imânımız itibârıyla sınandığımız dünya hayatımızda bir taraftan iyi şeyler, öte yanda da felâketler karşısındaki hâl ile hareketlerimiz cihetinden deneniriz." İnsan, üstüne düşen ödevleri yerine getirdiği ölçüde, bahse konu "sınavlar ile denemelerden yüzünün akıyla çıkar" (tefsîr sayısı: 2697).

"...Bu dünyanın zevkusefâsı kısa sürer. Hayırda yaşayanlara Âhıret en iyisidir. Hiçbir vakit zerrece dahî olsa haksızlığa uğramayacaksınız" — Nisâ/4 (77). Yine Abdullah Yusuf Ali tefsîri uyarınca: "Madem insanların hayat süresi bunca kısa, öyleyse çıkarlarımıza hizmet etmeyecek işlerle niye uğraşalım; mücâdelenin ne manâsı mantığı var sanki?!' diye düşünülebilinir. İşte bu soruların cevabını bu ve bundan sonraki iki Âyette buluyoruz: (1) "Bu hayat, göz açıp kapamacasına ânlık olup zevkusefâ da buna göre kalıcı olmayan", bir türlü tam manâsıyla tatmin edilemeyen, böylelikle de durmadan dinlenmeden tâzelenmeği bekleyen fâsit daire benzeri bir ihtiyâçtır. "Bundan dolayı da, adîl kişinin yapacağı ilk iş, bahsi geçen tutkudan kendini kurtarmaktır. (2) Ödevini yerine getirmek, işin hakkını vermek demektir. Bundan ötürü dikkatini öncelikle ödeve teksîf et!... (3) Ödev, kendini fedâ etmeği gerektiriyorsa, bil ki, Allah, hiçbir vakit haksız çağırı çıkarıp sana taşıyamayacağın ağırlıkta yükü sırtına vurmaz. (4) Ölümden korkmanın manâsı mantığı yoktur. Zirâ ondan kaçamazsın. Nerede bulunursan bulun, o, seni behemahal yakalar. Öyleyse ödevin, seni ölmeğe çağırıyorsa, onu niye cesâretle ve şereflice karşılamayayasın?" (tefsîr sayısı: 596).

Nitekim: "Nerede bulunursanız bulunun, tahkim edilmiş yüksek kulelere de sığınsanız, ölüm sizlere yine erişir..." —Nisâ/ 4 (78).

"(Ey insan!) iyilikler sana Allahtan, başına gelen kötülüklerse (kendi) nef- sindendir..." (Nisâ/79) —Abdullah Yusûf Ali: "...Nihâi nedene baktığımızda, her şeyin Allahtan geldiğini göreceğiz. Buna karşılık, şeylerin en yakın nedenine dikkatimizi çevirdiğimizde, bunların olup bitişindeki hissemiz öylesine küçüktür ki, özümüze yönelik iyiliklerden kendimize başarı payı çıkarmamız haksızlık olur. Bütün iyilikler Allahtandırlar. Öte yanda, şerrin birinci derecedeki nedenine gelince; o da sonuçta, kendi yanlışlarımızın verisidir. Zirâ Allah bize asla ve kat'a haksızlık etmez" (597).

Ş. 'nın, Dergah Yayınları'nca yayınlanan 'Sorun Nedir' isimli kitabından alıntılanmıştır.


[i] Fr vivacite-animalite

[ii] Alm seelig-geistig.

[iii] Bkz: 8. Âyet: "Ardından zürriyetini hor görülen (Ar mahîn) bir sıvının özünden tevlîd etti" (Ar ca'ala)

  • Ömer Nasuhî Bilmen: [T] "yaptı"; Abdullah Yusûf Ali: [İng] "made" (yaptı); Muhammed Esed: [İng] "begotten" (tevlid olundu); D. Masson: [Fr] "suscite" ("yol açtı", "sebeb oldu", "tevlid etti");

[iv] Risâleler, Korintlilere, 15/54, 55, 56, 58 —parça, tarafımızdan tercüme edilmiştir.

Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubu’na aittir. Kaynak gösterilse veya habere aktif link verilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir bölümü kesinlikle kullanılamaz.
Ayrıntılar için lütfen tıklayın.
2019 Fikriyat. Tüm hakları saklıdır.
BİZE ULAŞIN