Arama

Canlılık sorunu

  1. CANLILIK, KİMİN MALIDIR: FİZİĞİN Mİ YOKSA METAFİZİĞİN Mİ?

Felsefenin öncelikle kesiminin tarîfi en zor kavramı 'canlılık', beşer-insan sorununun aydınlatılmasında strategique ölçülerde önem taşır. Zirâ insan, bir yanıyla canlıdır. Canlı olan tarafına da beşer diyoruz. İki farklı menbâdan kaynaklanan ve iki değişik varlık özelliğini gösteren beşer ile insan, bir varoluş çatısı altında kendi irâdeleri[1] dışında ittifâk[2] akdetmişlerdir. İttifâkın beşer yakasını canlılar bilimi, yahut teknik deyişle söylersek, biyoloji/ dirimbilim[3] incelerken, insan cihetini de (theologie) ile felsefenin yüreği mesâbesindeki metafizik[4] ele alır. Beşer, dirimseldir (Fr biotique); buna karşılık, insan, dirimötesidir. Öteki canlılarda tanık olduğumuz typique dirim faaliyetleriyle[5] beşerde de karşılaşıyoruz. İnsana gelince; o, kültür denilen yapıyı kurar. Kültür toplumsaldır. Salt varlığıyla insan, metafiziğin konusuyken, kültür çerçevesinde onu tarih - kültür - toplum felsefeleri irdeler.

'Can' sözü sorunludur. 'Ruh'un yahut 'nefs'in[6] Farscasıdır. Şu durumda canlı, ruhlu yahut nefsi olan demektir. Filvakî can, ruh yahut nefs, zaman - mekân boyutlarında yer almaz, dolayısıyla bizzât duyumlanmaz. Bununla birlikte, algılanan, demekki zaman - mekân boyutlarında yer alan olayların yahut varolanların kendiliklerinden; özge deyişle, doğrudan doğruya dış etkiye marûz kalmadan hareketlenmelerini temin eden güçtür. Güce gelince; o, yapabilme/yaptırabilmedir. Şu durumda canlı, yapabilen/yaptırılabilen varolandır. Canlının hareket hâlinde olan, demekki yapabilen/yaptırılabilen tarafı incelenmeye elverişliyken, asıl hareket ettiren yahut yaptıran mercii deneysel araştırmaya açık değildir. İşte bu sebeple araştırmaya konu olan canlının araştırılabilinir olan ile olmayan olmak üzre, iki vechesi bulunur. Araştırılmaya kapalı kalmağa hükümlü o 'can' vechesi, gözlemleyen, inceleyen, düşünen kişinin, tasvîr etme çabaları ile neden - etki bağıntısı bağlamındaki açıklama denemelerine öteden beri kendini fâşetmemiş, bunun sonucunda da mucîze addolunmuştur. Can ile düşünen-araştıran dimâğ arasında bitmez tükenmez çekişme ile inatlaşma yaşanagelinmiştir. Bir taraf kendini gizli saklı tutmağa ahdetmişken, öbür yan onun örtüsünü peçesini aralamağa cehdetmiştir. Tabîî, hep gâlip gelen 'can'dır. Haddizâtında 'can'ı yüzünden, 'canlı'nın tasvîr edilebilir, açıklanabilir maddî-bedenî cephesi bile, fizik-kimya araştırmacısına uygun düşen tarzda biçimsel-nicel tutumla incelenip irdelenememektedir.

Canlı iki cepheli bir varolandır. Bunlardan biri 'iç', ötekiyse 'dış'tır. İnsan açısından duyulara açık olan yüzeye 'dış', olmayanaysa 'iç' diyoruz. Canlı- olmayanın 'iç'i ile 'dış'ı yapılışca süreklilik gösterir. Doğrudan duyumlayamadığımız atomaltı, atomlu ile moleküllü 'iç'in devâmıysa, algılayabildiğimiz molekülüstü 'dış'tır. Molekülüstü 'dış'ın kimyaca çözümlenmesi bizleri atomaltı seviyelere dek indirebilir. Gereksediğimiz atomaltı seviyesine ulaştıktan sonra, birleştirimle çıkış noktasını oluşturan yapı bütünlüğünü yeniden temîn edebiliriz. İşte, canlıda bunu sağlamak imkânsızdır. Orada her varlık seviyesi bir yapı bütünlüğüne karşılıktır.

Canlı-olmayan gibi, canlı da atomaltı, atom, molekül yapıtaşlarından oluşmuştur.[7] Varlıkca her üst seviye alttakine dayanır.[8] Ama canlı-olmayandan farklı olarak alttakine indirgenemez. Zirâ Aristoteles" in tesbit ettiği üzre, canlı, gâyeli bir varolandır. Onun gâyesi 'tohum'una 'gömülü'dür. Tohumuna-gömülüduran-gâyeliliğe 'kuvve' diyoruz. Tohumun, yanî kuvvenin, gizlilikten görünüme, gâyeye yürümesi 'fiil' hâlidir. Fiil-hâlinin-gâyeye-yürüyen canlı için 'gerçekleşen' (Y enteleheia) terimi kullanılır. Gerçekleşen canlı, oluşacak olanı, yanî 'kuvve'yi yahut 'tohum'u bağrında taşır. Tohumdan gâyeye yönelik 'gerçekleşme', aşamalar hâlinde yürür. Her varılan aşama, yeniliktir. Varılan aşamadan öncekine geri dönülemez. İşte, canlı-olmayanın tersine, canlıda geriye dönüş ile indirgenme imkâsızdır denilirken, kastolunan budur.

Gerçekleşmişliğini-kazanan canlı, gâyesine ulaşmış sayılır. Gâyeye-ulaşmışlık, canlının taşıdığı kuvvenin, fiilleşmesinde kendini gösterir.

Canlı, yaşanandan-önceki-zamana bağlıdır. Böyle olan varlığa 'tarihli' diyoruz. Her canlının iki çeşit tarihliliği vardır. Bunlardan biri, doğum dediğimiz, kuvvenin, fiile dönüşmesi evresiyle başlayan süreçtir. Bahsedilen sürece 'bireyoluş' denir. Bireyoluşa zemin hazırlayan kuvvenin fizik-kimya özellikleri canlı bireyin dirimsel seleflerinden[9] gelir. 'Dirimsel selef'ten 'halef'e intikâl eden fizik-fizyolojik-morfolojik malzemeye kalıtım (Fr heredite) denir. Kalıtım yoluyla temin olunmuş fizik-fizyolojik-morfolojik malzemenin canlı bireyde işlerlik kazanmasıysa, genetiktir. Genetik işleyişler,[10] canlının 'dirimsel iç'ini teşkîl ederler.

Genetik, canlının 'bireyoluş' denilen kısa ile 'soyoluş' diye nitelenen uzun vadeli geçmişlerinin ortak verisidir. Canlının bireyoluşunu inceleyen embriyolojiyken, soyoluşunu araştıran evrimdir. Gelgelelim, bireyoluşu da soyoluşu da belirleyen temel işleyişler ile bunları ifâde eden yasalar genetiktir.

2. DÜZGÜNLÜĞÜN[11] HİKMETİ

  1. Yeryüzünün güneş düzeninde; onun mensûbu bulunduğu Samanyolu yıldızadasında; Samanyolunun, üstyıldızadada; bunun da evren genelinde işğâl ettikleri mevkilere; ama öncelikle yeryüzünde doğanın düzenlenişine baktığımızda Kur'ânın uyardığı üzre, belirli bir seyrin izlendiği görülür.[12] Bahsi geçen düzenlerin yapıları, biçimleri ile bulundukları mevkiler, kosmolojik yahut astrofizik ölçeklerde pek ufak derecelerde dahî farklı olaydılar, yeryüzünde canlı meydana gelemezdi. Yeryüzünde canlılık öyle bir gelişim çizgisi izlemiştir ki, sonunda, artık, beşerin zuhûru beklenebilirdi. Evren, Eflâtundun bildirdiği üzre, karanlıktan ışıl ışıl yayılarak serpilen bütünlüktür. Nizâm ile intizâm hâlinde aydınlandıkca aydınlanan bu bütünlüğe Düzgünlük demiştir. Düzgünlük, nizâm intizâmın topu tamamıdır. Düzgünlüğün 'bilinebilirliğ'i (imkân-kuvve) ile 'biliniş'i (fiil) 'âlem'dir. Bunu yaratan, âlemi içkince (Fr intrinsequement) bilir: Alîm. Peki, niye yaratmıştır? Bilinsin diye. Yaratma sürecinin nihâî gâyesi, 'bilen'in, 'âlim'in ortaya çıkmasıdır. Hareketleri ile yapıp ettiklerinin nedenini, nasılı ile niçinini bilen, bilinçlidir. Bilincin saklandığı muhâfazaysa 'nefs'tir.
  2. Canlı, bünye-beden şeklinde deyimlendirdiğimiz maddî yapılanma ile nefsin mezcidir. Nefsle birlikte bilinç de ortaya çıkmıştır. Bir varolanı canlı kılan nefs, oluş tarihinin bir yerinde, nasıl olmuş da özden farklı canlı-olmayandan türeyebilmiştir, sorusunun cevabı herhâlde hiçbir vakit deneylenebilinir, kanıtlanabilinir yoldan verilemeyecek. Kur'ânın imâ ettiği, Hinduluğun ise bildirdiği üzre, canlı-olmayan varlık sahası, 'can'ı, yanî 'nefs'i bilkuvve barındırıyor olabilir. Belki canlı olmama bir görüntüdür. Başka deyişle, canlı-olmayan diye başlıbaşına bir varlık alanı bulunmayabilir. Canlı-olmayan, bilinci 'derin uykuya dalmış' bir canlılık hâli olmasın? Nitekim yeryüzünü bir bütün hâlinde canlı kabul edenler de var.[13]
  3. Her ne hâlse, görülen, Darvinciliğin öne sürdüğü gibi, evrimin, maddî bünye-beden değişimler dizisinden ibâret olmadığıdır. Canlı, daha ziyâde Alman filosof-bilimada Gottfried Wilhelm Leibniz'in (1646 - 1716) savına uygun olarak nefs ile beden ortak menşe olarak kabul edilebilinecek monaddan neşet ediyor olmalı. O salt kuvve olan monad, canlı tekinin iki farklı vechesinin henüz ayırımlaşmamış hâli gibi gözüküyor. Benzer kalıtım özelliklerini taşıyan, başka deyişle ortak gen havuzunu hâvî monadlar, belli bir tür oluştururlar. Monad, 'tohum'u andırmaz. Zirâ monad manevî durumu temsil ederken, ondan neşet eden tohum, artık maddî bir yapılanma gösterir. Manevî bir birim olması itibâriyle monad, bilimin nesnesi olamaz. O, olsa olsa metafiziğin konusudur. Anlaşılacağı üzre, çift görünümlü evrimin, maddî cephesi fiziğin, yanî doğa biliminin nesnesiyken, nefs-bilinç yakasını temsîl eden maneviyât da metafiziğin konusudur. Darvinciler ile muârızları olan Hırıstıyan yaratıcılık tarafdarları tek vecheliliğe odaklanmışlardır. Buna göre, Darvinciler, nefs ile bilincin, maddî yapılanmalardan farklı oldukları vakasını inkâr ederlerken, Hırıstıyan yaratıcılık yanlıları da bunun tersini savunmaktadırlar. Her iki tavır, evrimin gerçekliğine aykırıdır. Ne var ki, salt bilim sahasındaysanız, o durumda evrimin maddî şartlarıyla sınırlısınız demektir. Onun nefs-bilinç vakaları yanı, bilimadamı olarak, ilgi alanınızın dışında kalır.
  4. Evrimle ilgili sonuc olarak şunu bildirebiliriz: Canlının maddî varoluşunu tertipleyip temin eden fizik-kimya işleyişleri metabolismadır. Bunu canlı, ebeveyninden kalıtım yoluyla devralır. Türiçi yahut türlerarası kalıtım devir-teslim işlemlerinin düzgün yahut ârızalı yürüyüşleri evrimdir. Şu durumda evrime tâbî varlık 'canlı'dır.

(Ş. 'nın, Dergah Yayınları'nca yayınlanan 'Sorun Nedir' isimli kitabından alıntılanmıştır.)


[1] Bir dirim varlığı olan beşerin irâdesinden söz edilemez. irâde, insandadır ancak.

[2] GeçL Foederatio homo-humanus.

[3] Başta evrim ile genetik olmak üzre, embriyoloji, fizyoloji ile anatomi dallarının katkısıyla..

[4] Varlık ile bilgi öğretileri, ama özellikle ahlâk kesimleri.

[5] Fr fonctions biotiques.

[6] Arapcanın 'nefs'i —Türkceye 'nefes' şeklinde geçmiştir— veya 'ruh'u gibi, Latincede anima da 'yel' ve 'soluk' demektir. Anima, Yunancada aynı anlamı taşıyan anemostan gelir. Bu kelime, Sanskritcenin atmanı ve Germence-Almancanın Atemiyle kökdeştir.

Romalı siyâsetci-yazar Marcus Tullius Cicero (okunuşu: Kikero; 106 - 43), anima ismine '~l' takısını ekleyerek animali 'ev~' yahut 'çekim hayvanı' anlamında kullanmıştır. Romalı şair Titus Lucretius Carus'ta ise (94 - 55), doğrudan doğruya 'hayvan' anlamını kazanmıştır. O hâlde bahsi geçen sözün Latin dil tarihindeki tekâmülü şu sırayı izlemiştir: Animus^anima^ammal —bkz: A. Walde: "lateinisches etymologisches Wörterbuch", II.c., 50.s.

.s. ( JJS) —'hayya: Yaşadı, ömür sürdü; tecrübe gördü, tanık oldu.

'Yahyâ': Yaşamak, ömür sürmek.

'Hayât': Yaşanılan, yaşama. 'Hayy' (çoğ 'ihyâ'): 'Canlı'.

'Ehyâ'i': (1) Dirimsel; (2) dirimbilimci/biyolog. fLs (hayâ'): 'Hayâa', 'utanma', 'arlanma' —bkz: E.W. Lane: "Arabic - English Lexicon", 679. -683.syflr; ayrıca bkz: Hans Wehr: "arabisches Wö'rterbuch", 198.&199.syflr.

Elle tutulur, gözle görülür, tadılır, koklanılır nesne olmamakla birlikte, gücü duyumlanabilinir olan 'yel' yahut 'soluk', 'nefs'i yahut 'ruh'u çağrıştırmış, temsil etmiştir. Eski Türkcede solumak, günümüzde tâzeliğini, canlılığını yitirmek demek olan, fakat önceleri akıp gitmek, yitmek, kaybolmak anlamlarını da taşıyan solmaktan türemiş olması ihtimâldir. Bu yüzden, ortak söz kökü ile anlam aslından türemiş sol, solmak, soluk, olumsuzluğa delâlet etmişlerdir. Nihâyet, bu cümleden olmak üzre, 'nefes' anlamındaki soluk da 'geldiği gibi çıkıp giden', 'nereden gelip nereye gittiği belirsiz', 'istikrârsız', 'hava akımı', yanî 'yel', 'rüzgâr' benzeri bir şey olarak görülmüş olabilir.

Yel, Eski Türkcede, şeytânî şer kuvvet, kudret tasavvurunu hâvîydi: Hayâlet; kötü ruh. Osmanlı Türkcesinde kullandığımız Farsca 'rüzgâr'a (F rûzgâr) gelince; dünya, zaman, mevsim, devir, 'dönem'in yanında, 'yel' ile hava çeşidinden de anlamları bulunur

[7] Canlı, canlı-olmayan öğelerin birleşiminden oluşur. Canlıya vucut veren canlı- olmayan öğelere 'inorganik' denir. 'İnorganik'i bundan böyle Türkce 'canlı-olmayan' deyimiyle karşılayacağız. Canlıya vucut veren canlı-olmayan öğelerin başında karbon, oksijen, nitrojen (yahut azot) ile hidrojen atomları gelir. Bu atomlar, canlıda uzvî terkipler yahut organik bileşikler hâlinde bulunurlar. Söz konusu organik bileşikler başlıca dört büyük öbek şeklinde sınıflanırlar:

(1) Karbohidratlar; (2) yağlar; (3) proteinler; (4) çekirdek (Fr nucleique) asidi.

Karbohidratlar da dörde ayrılırlar: (1) Monosakaritler (basit şeker): C6H12O6. Örnek: Glukos; (2) Disakaritler: C12H22Ou. Örnek: Sakros ile laktos; (3) Trisakaritler: C12H33O16. Örnek: Raffinos; polisakaritler: (C6H10O5)n. Örnek: Nişasta ile selulos.

Mezkûr bileşikler, bitkilerde fotosentez sonucunda meydana gelirler:

Yağlar, karbohidratlara oranla daha basit yapıda olup bitkiler ile hayvanlarda bulunurlar.

Proteinler, karbon bileşiklerinin üçüncü çeşididirler. Yapıyı oluşturan temel birimler amino asitlerdir.

Karbonun yanısıra, proteinlere vucut veren diğer öğeler, hidrojen, oksijen, nitrojen ile sülfürdür. Ayrıca demir, fosfor ile iodin de içerirler.

Doğada yaygın bulunan proteinler, öncelikle hayvan hücresinin zarını meydana getirirler. Saçın, tırnağın, derinin, tüyün, kıl ile kasın dahî malzemesi proteindir. Bu, en fazla sütten, yumurtadan, et ile kandan; ayrıca bitkilerden, özellikle tohumdan elde edilir. Karbon bileşiklerinin dördüncüsü çekirdek asitleridir. Canlıları oluşturan en temel malzemelerden çekirdek asitleri, hücre çekirdeğinde bulunan kalıtımın taşıyıcısı desoksiribonükleik ile ribonükleik asitlerini teşkîl ederler.

Çekirdek asitleri, karmaşık ve iri (Fr&İng macro) yapılardır. Temel yapıtaşları nükleotitlerdir.

Çekirdek asitleri, fosfor asitleri ile karbohidratların ve pürin ile pirimidin türevi bazların bileşiğidirler. Başlarda çekirdek proteinlerinin (Fr nucleoproteines), yalnızca hücre çekirdeklerinde bulunduğu düşünülmekteydi. Fakat zamanla, bitkiler ile hayvanlardaki de dâhil olmak üzre, hücrelerin hepsinin çekirdek proteinlerini hâvî oldukları görülmüştür. Hücrelerin yanısıra, çekirdek asitleri kromosomlarda, genler ile bakteriyerlerde de (Fr bacteriophage) bulunur.

Çekirdek asitlerinin belirli bir kesimi olan protein, doğanın esâslı bir maddesidir. Son derece karmaşık yapıya sâhib olup çeşitli bağlantılara girer. Bu bağlantılar, çekirdek asidinin türüne göre biçimlenirler. Gastrik sindirim, zayıf asitle ilişki içerisinde protein ile nükleini üretir.

Çekirdek asitlerinden desoksiribonükleik asitler, yalnızca olağan hücrelerin çekirdeklerindendirler. Ribonükleik asitlerse, bâhusus hücreplasmasındadırlar (Fr cytoplasme). Bununla birlikte, yer yer çekirdekte, nükleoller ile kromosomlarda bile bulunabilirler.

DNA, canlının beslenme durumuna göre miktarca değişmez. RNA ise, değişir. RNA, hücrenin protein üretimini denetlemesine karşılık, kalıtım özelliklerinin bir önceki kuşaktan sonrakine aktarılmasını ayarlayan DNAtir.

Ribonükleik asitlerinin moleküler ağırlığı 300.000dir. Demekki her molekülde yaklaşık 1000 nükleotit vardır.

DNAde gelince; onun moleküler ağırlığı 1 ile 2 milyon arasında değişir. Canlıda RNA ile DNA uzun çift zincirler oluştururlar. Bunlar, birbirleriyle sarmallaşarak uzar giderler.

DNA molekülünü oluşturan iki sarmal zincirinin her biri münâvebeli şekilde şeker ile fosfat öbeklerinden meydana gelip şekerler birbirlerine adenin, guanin, timin ile sitosin bazlarından biriyle ilintilenirler. Adenin ile guanin, pirimidin olmalarına karşılık, timin ile sitosin, pürindirler. İki zincir arasındaki ilintiyi kuran hidrojen bağlarıdır. Bu hidrojen bağlarını iki zincirin bir yakasında adenin, öbüründeyse timin öbekleri oluşturur. Yine yakaların birinde guanin öbeği yer aldığında, onun karşısına sitosin düşer. Bütün çeşitlemeler, bahsi geçen dörd öbek arasında olagelir: Adenin - timin; guanin - sitosin. Çeşitlemeler (Fr&İng variations), hep zikrolunan çiftler arasında vukûu bulurlar. Yerler değişir, fakat çiftler aynı kalırlar.

1980lerin başarında DNAteki çeşitlenmelerin irdelenmesine girişilmiştir. Az önce bahsolunduğu üzre, DNA, dört değişik nükleotit taşıyan zincir şeklindeki uzun bir şerittir. Zincirin üstündeki nükleotitlerin yer değiştirmeleri sık rastlanan olaylardan değildir. Adenin ile sitosinin, guanin ile timinin sıralanışlarındaki değişmeler, 'özçiftlenme' (İng selfduplication) süreci sırasında meydana gelebilirler. Sarmal çiftinin bir yakasında GSAATGGSSS şeklinde bir sıralanış bulunsun. Çoğalmada ebeveynden yavruya geçişte beşinci nükleotit, 'T'nin yerini 'S' alıyor olsun. Bu durumda yavruda söz konusu şeridin sıralanışı GSAASGGSSS olacaktır. Bu da, DNAin başına gelebilecek en ufak değişiklik olup ona 'mutasyon' denir. DNA kalıtım yoluyla aktarıldığına göre, yavrunun döldöşü bundan böyle GSAASGGSSS sıralanışına tâbî olacak. 'Mutasyon'a uğramış DNA, farklı protein sentezine yol açacak, bu değişiklik de, kendini 'görünür tip'te (Fr phenotype), bir ihtimâl, duyuracaktır.

[8] Çağdaş varlık öğretisi uyarınca, gerçeklik, varlık tabakaları şeklinde sıralanmıştır. Üç temel tabaka, canlı-olmayanlardan, canlılardan ve ruhtan oluşmaktadır. Tabanı yahut zemini canlı-olmayanlar oluşturur. Onun üstündeyse, canlılar yer alır. Müteâkip tabaka kurucu unsurlarını yahut yapıtaşlarını, dayandığı bir öncekinde bulmakla birlikte, Nicolai Hartmann'ın (1882 - 1950) deyişiyle bir 'yenilik'tir (L Novum). Buna göre alttaki tabaka, üstünde taşıdığını belirlemekle (Alm bestimmen), onun varlık şartı (Alm Seinsbedingung) olmakla birlikte, 'yenilik' biçiminde ortaya çıkan görünümleri ile işleyişlerini açıklayamaz. Böylece tabakalar arasında bağımlılığın (Alm^Fr Dependenz) bulunmasına rağmen, her biri özerktir (Alm^Y autonom).

Varlık tabakaları kendi nevişahıslarına münhasır olduklarına göre, onların her birini inceleyen bilimlerin de geçerlilik alanının sınırlı olması gerek. Varlık tabakalarından birine eğilen bir bilim, artık, üstteki hakkında ahkâm kesemez. Bu husus, özellikle canlılar dünyasında da söz sâhibi olma iddiasındaki Yeniçağ fizik-kimyasına yöneltilmiş bir uyarı gibi algılanabilir. Haddizâtında üstteki varlık tabakasının biliminden olan, alttakinden daha fazla, daha mufassal bilgiler ve âletlerle mücehhez olması lazım geldiği, konunun mantığı gereğidir. Meselâ bir evrim bilimcisinin, genetikci ile hücre fizyoloğunun, fizik-kimya bilimlerinden, hiç olmazsa, bazılarıyla iyiden iyiye tanışıklığı şarttır. Tersi, yani fizikcinin yahut kimyacının canlılar bilimine âşinâ olması gerekmez.

[9] Fr predecesseur biotique.

[10] Fr mechanismes genetiques​

[11] Yunanın Kosmosu, yani 'Düzgünlüğ'ü, İslâmda Âlemdir. Yalnız, arada niteleme farkı vardır. Eskiçağ felsefesinde Düzgünlükten varlık tümlüğü anlaşılmıştır. Buna karşılık, İslâm düşüncesinde, demekki tasavvufta, kelâm ile felsefede, Âlemle kastolunan, varlığın düzgün tümlüğünün bilinirliğidir.

Eflâtun' un başını çektiği her iki düşünce âlemine bilinirliğin yahut bilinebilir- liğin, varlığa gömülü olduğu kanâatı hâkimdir. Şu da var ki, varolanın varlığını algılamak, insan için imkânsızdır. Algı yoluyla ancak, insan, varolanın varolduğunu öğrenir. Demekki varolanın varolduğunun bilgisine, dolayısıyla da bilincine ulaşır.

uyarınca, Allaha Âlem, varlık - varolan topyekûn bilinirlikken, insan için bilinirlikten ziyâde bilinebilirliktir; o da kısmen.

Genelde Yunan düşüncesinde, özellikle de Eflâtun' da kosmos, gâyeden bağımsız, fizik yöntemle irdelenip matematik ifâdelerle açıklanmağa çalışılan Yeniçağ dindışı Batı Avrupa -biliminin çerçevesindeki evrenbilimin (Fr cosmologie) evreni anlamında alınmamalıdır. Tersine, belirli gâyelere yönelik düzenlenip biçimlenmiş bakışımlı bütün-lüktür. İşte bu anlamıyla Kosmosa, Eski Türkce bir deyim olan Düzgünlük uygun düşen karşılıktır.

[12] Bkz: "Yeryüzünde gerçekten inanmışlara işâretler (âyetler) vardır. Öyleki özünüzde bunlarla karşılaştığınızı görmüyormusunuz?" —Zâriyât/51 (20&21).

[13] Bkz: James E. Lovelock: "Gaia: a New Look at Life on Earth"; ayrıca bkz: "The Ages of Gaia: A Biogrraphy of our Living Earth".

Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubu’na aittir. Kaynak gösterilse veya habere aktif link verilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir bölümü kesinlikle kullanılamaz.
Ayrıntılar için lütfen tıklayın.
2019 Fikriyat. Tüm hakları saklıdır.
BİZE ULAŞIN