Arama

Nasır’ın Firavunluk hevesi…

Nasır’ın Firavunluk hevesi…

Bundan önceki yazıda, 1967 Haziranı'ndaki '6 Gün Savaşı' felâketi öncesinden söz etmiştim.

'Felâket' dedim, ama 'felâket'ten de öte, korkunç bir 'sosyal travma ve çöküş' idi.

*

1952'den beri sadece ülkesi Mısır'da değil, hemen bütün Arab dünyasında, hep ezilen, aşağılanan kitlelerin umudu haline gelen Alb. Cemâl Abdunnâsır, özellikle 1956'da, 'Suveyş Kanalı'nın Millîleştirilmesi' üzerine İngiltere, Fransa ve 'in üçlü ve âni bir saldırıyla Mısır'a savaş açması ve amma, hemen ardından hem Amerika ve hem de 'nın bu 3'lü saldırgan devletlere ültimatom verip, '48 saat içinde geri çekilmezlerse duruma müdahale edeceklerini' açıklamasıyla savaşın durdurulması sâyesinde Arab halk kitleleri arasında daha bir kahramanlaşmıştı. Çünkü savaşta karşı koymak gücünün olup olmadığı henüz belli olmadan, savaştan diplomasi yoluyla galip olarak çıkmıştı.

Bu karizmatik etki, Mısır'la Suriye'nin birleşmesi ve olarak tek bayrak ve tek isim altında birleşmesi gibi bir meyve vermişti, 1959'da... Ancak bu iki ülke arasında coğrafî bir bağ yoktu ve arada İsrail rejimi ve Ürdün Krallığı vardı. Ürdün Krallığı'nda da Huseyn bulunuyordu ve o da, hiç gizlemeye ihtiyaç duyulmayan bir şekilde B. Amerika'dan her ay muntazaman aldığı on milyonlarca doları aşan 'maaş'larla ayakta duruyordu. Yani, Amerikan emellerine kesinkes hizmet edeceği açıktı.

Direkt bir coğrafî bağ olmaması yüzünden, Suriye-Mısır birliği, iki sene sonra iflâs etti ve birlik dağıldı… Bu arada 'de Zeydiyye veya 5 İmam Mezhebi olarak bilinen bir İslamî cereyan adına oluşturulmuş İmâmet yönetiminin başında bulunan İmâm Yahyâ ve rejimi de bir darbeyle devrilmiş ve Nâsırcı subaylar yönetimi ele almışlardı, ama İmâm Yahyâ'ya bağlı gruplar da silahlı mücadele başlatınca, Nâsırcı hareket bir engelle karşılaşmıştı. Nâsır'ın o sırada kullandığı en güçlü silahın transistörlü radyo olduğunu, onun Enformasyon Bakanı ve yarı- resmî El-Ehram gazetesinin başyazarı ünlü laik kalemlerden Haseneyn Heykel itiraf edecekti, hâtırâtında..

(Bugün, 'transistörlü radyo'nun öneminin anlaşılması kolay değildir. Ama, o zamana kadar evlerde, işyerlerinde, kocaman bir valizi andıran radyolar vardı ve 1960'larda ilk kez, sigara paketi büyüklüğünde 'transistörlü radyo' denilen yeni bir 'japon harikası'nın piyasaya sürülmek üzere olduğunun haberleri dünyaya verilmişti. Heykel'in hâtırâtında ifade ettiği ilginç bir durum da, Yemen'liler arasında çok yaygın olan Gat çiğneme alışkanlığıdır. Gat, bu isimle anılan bir ağacın yaprağı olup, hemen her Yemenli o Gat bitkisini çiğnemekten bir lezzet alırlar ve bu yüzden Yemenlilerin çoğunun yanaklarında fındık veya ceviz büyüklüğünde bir şişlik oluşur. Heykel'in anlattığına göre Yemen'de İmâm Yahyâ rejiminin devrilmesinden sonra arka arkaya tezgâhlanan hükûmet darbelerinden birinde, bir darbeci lider daha devrilir ve zindana atılır. Ama, bir gün, darbeci lideri zindana atan askerler, Gat çiğneme saati geldiğinde çevredeki ağaçların üzerine çıkarlar ve kendilerinden o kadar geçerler ki, İmam Yahyâ'dan sonra iktidara gelen ve amma bir başka darbeyle hapsedilen Abdurrahman el'İryanî'nin zindandan kaçtığını bile fark edemezler!..)

Evet, Nâsır, bütün Arab dünyasında yönelik yoğun propagandalarında, teknolojinin en son ürünlerinden olan transistörlü radyodan da istifade etmiş ve Yemen'de halka yüz binlerce transistörlü radyo dağıtarak netice almaya çalışmıştı. Ama, Yemen iç savaşı Nâsır'ın planladığı gibi gitmemiş ve çıkmaza saplanmış, arka arkaya gelen darbeler, bir çok yönetici kadroları da eritmişti.. Bu durum, Suriye'nin Birleşik Arab Cumhuriyeti'nden ayrılmasından sonra gelen ikinci bir darbeydi. Ki, daha sonraki yıllarda, Yemen Kuzey ve Güney olmak üzere ikiye bölünmüş, Kuzey Yemen'in başkenti San'a olurken, Güney Yemen'in başkenti de Aden liman şehri olmuştu. Kuzey Yemen kapitalist Batı dünyasının, Güney Yemen ise Sovyet Rusya ve yandaşı olan devletlerle dayanışmaya ağırlık veren 'marksist' bir rejimle yönetildi ve ikisi arasında uzuuun yıllar kanlı iç-savaşlar cereyan ettikten sonra, Kuzey Yemen lideri Ali Abdullah Sâlih'in güçleri, Güney Yemen'i kesin bir yeniliye uğratmıştı 1988'de.. Ama, Yemen ondan sonra da uzuuun bir huzurlu dönem göremedi ve bilindiği üzere 2011'deki Arab Baharı denilen, gerçekte ise diktatörlük rejimlerine karşı arab halklarının patlaması olarak nitelendirilmesi gereken ve Tûnus'da Zeynel Âbidin bin Ali'nin 24 yıllık, Mısır'da Husnî Mubarek'in 30 yıllık, Libya'da Muammer el-Gaddafî'nin 42 yıllık, Yemen'de Ali Abdullah Sâlih'in 34 yıllık rejimlerinin devrilmesi de gerçekleşti, ama, Yemen hâlâ da İran'ın desteklediği büyük Hûsî kabilesinin güçleriyle Suûd rejiminin desteklediği güçlerin kanlı savaşının girdabında can çekişiyor. Suriye'de ise, yarım asrı aşan bir süredir iktidarda olan Baas Partisi ve (Baba) Hâfız ve (Oğul) Beşşar Esed rejimi de 8 yıldır devam eden korkunç iç savaşın pençesinde..

*

Mısır'da ise, 1956-Süveyş Savaşı'ndan sonra Nâsır, o savaşta kendilerini kurtaran B. Amerika ve Sovyet Rusya arasında bir tercih yapmak ihtiyacını hissetti ve Sovyet Rusya'yı tercih etti.. Bu tercihte Mısır, Sûdan ve bütün arab dünyasında ve Osmanlı zamanında da, Orta Doğu üzerinde en derin entrikaları tezgahlayanın İngiltere olması etkiliydi elbette.. Ve, Amerika da Atlantik ötesindeki İngiltere idi.

Nâsır'ın bu tercihiyle hayal kırıklığı yaşayan Amerikan emperyalizmi o zamandan itibaren İsrail rejimini var gücüyle desteklemeye daha bir ağırlık verdi. Nâsır ise, Sovyet Rusya'nın yardımıyla Nil üzerinde dünyanın en büyük barajlarından birisi olan Assuan Barajı'nı yapmış olmanın gururuyla arab dünyasındaki karizmasını sürdürüyor ve bu arada, ülkesindeki ve diğer Müslüman coğrafyalarındaki İslamî grup ve teşkilatlara karşı etkin bir mücadele vermesi gerektiğini düşünüyor ve özellikle Assuan Barajı yapılırken Mısır'ın antik çağlarına aid tarihî eserler çıktıkça, Mısır medeniyetinin gerçekte Müslüman medeniyetinden de üstün olduğu gibi görüşlere yöneliyor, geçmişin firavunlarına olan hayranlığını yeni nesillerin eğitim proğramlarına da yansıtıyordu. Halbuki, Mısır halkı fakirliğin yine en diplerinde yaşıyordu. O sırada, İkhwan-ul'Muslimîn () Teşkilatı'nın faaliyetleri Mısır toplumunun sosyo-ekonomik dertlerine bir merhem olur ve özellikle de Seyyid Qutb (Kutub)'un başta 'Fî Zılâl-el'Qur'an' (Kur'an'ın Gölgesinde..) ve 'İslâm'da Sosyal Adâlet' isimli eseri olmak üzere, bütün eserleri arab dünyasında da, tercüme edildiği başka dilleri konuşan ülkelerde de derin etkiler bırakıyordu. Bu halklardan birisi de 'nin Müslüman halkı idi. Ama, bu durum Nâsır'ı daha bir korkutuyordu. Ve daha önce ünlü İslâm hukukçusu Abdulqaadir Ûdeh ve diğer nice seçkin Müslümanları idâm ettirdiği gibi, sonunda Seyyid Kutub'u da idâm ettirdi. 'a son anda Nâsır tarafından gelen bir haberci, 'Reis Nâsır'dan af dilersen, seni affedebilir..' mesajı getirdiğinde Seyyid Qutb'un cevabı, 'Bir mümin, bir munafıktan özür dileyemez..' şeklinde oldu ve darağacına baş eğmeyen ve inancının bedelini hayatıyla ödemiş bir Müslüman mütefekkir olarak gitti. (Allah rahmet eyleye...)

*

Seyyid Qutb (Kutub)'un idâmını çok geç öğrenmiştik..

Sadece onu değil.. Dünyadaki diğer Müslüman halkların ve liderlerin mücadeleleriyle ilgili haberleri de öğrenemiyor veya resmî ideolojinin istediği çerçeve içinde öğreniyorduk.

Devlet tekelinde olan devlet radyosu ve de laik-kemalist matbuat da, topluma, sadece Devlet'e hâkim resmî ideolojinin müsaade ettiği ve onun tarafından istenen çerçevede haberleri yansıtıyordu. Halklar arası bir irtibat da olmuyordu. Birtakım karışıklık haberleri oluyor ve onlarca kişinin çatışmalarda öldürüldüğü ya da yargılamalar sonunda kurşuna dizildikleri haberleri efkâr-ı umûmiyeye yansıtılıyordu.

Meselâ, 1965 Şubatı'nda Amerikadaki siyahî Müslümanların en etkili isimlerinden ve büyük bir fikir, inanç ve eylem adamı olan (ve Müslüman olduktan sonra Mâlik Şahbâz adını alan) Malcolm X'in Amerika'da bir konferans öncesinde CIA ajanlarının da içinde olduğu anlaşılan bir komplo sonunda şehid edilişi hiç de lâyık olduğu şekilde duyurulmamıştı, toplumumuza..

Kezâ, 1958'de Irak'daki 40 yıllık İngilizci krallık rejimini kanlı bir isyanla deviren General Abdulkerim Qaasem'ın, Şubat-1963'de sarayının Hava Kuvvetleri'nce bombardıman edilmesi sonucunda yıkıntıların arasından çıkarılıp, hemen oracıkta bir tahta sandalyeye oturtularak, tv kameraları karşısında birkaç dakikalık bir sorgulama sonunda kurşuna dizildiğini ancak, Türkiye'deki yöneticilerin istediği kalıba sokulmasından sonra öğrenebilmiştik…

Zaman zaman, İran'da olanlar da öyle sunuluyordu halkımıza..

Ama, İran'da Başbakanlar suikasdlere uğruyor, öldürülüyor, Şah'a bile suikasd düzenleniyor ve bunlar, iki ülke arasındaki ilişkilere göre yansıtılıyor veya yansıtılmıyordu, bizim halkımıza.. Meselâ 5 Haziran 1963'de gerçekleşen ve İran'da halk arasında Panzdeh Khordad Qıyâmı olarak bilinen ve 15 binden fazla insanın öldürülmesiyle bastırılan halk başkaldırısının lideri olan büyük sosyal hadiselerden haberimiz bile olmadı. Çok sonralarda ise, o ayaklanmanın liderinin Âyetullah unvanlı Rûhullah Khomeynî isimli bir şiî Müslüman âlim olduğunu ve amma hadiselerin büyümemesi için, zindanda tutulmak yerine, İsmet Paşa ile Şah arasındaki bir gizli anlaşma ile, Türkiye'ye gizlice gönderildiğini ve Bursa'da Muradiye semtinde 11 ay kadar mecburî ve gizli ikamete tâbi tutulduğunu, sonra Irak'ın Necef şehrine sürüldüğünü bizim halkımız, ancak 1979'da, Şahlık rejiminin devrilmesinden sonra öğrenebilmişti.

*

Bu vesileyle bir hâtırâmı da aktarayım..

Genç olduğumuz için ülke içinde ve dışında cereyan büyük sosyal hadiselerle heyecanla ilgileniyorduk. Türkiye'de Adnan Menderes'in bir askerî darbeyle devrilip sonra da idâm edilmesinin üzerinden henüz 2-3 sene geçmemişti… Ülkemiz karışıklıklar içindeydi... Harb okulu Komutanı Kur. Alb. Tal'ât Aydemir liderliğinde iki bürük darbe teşebbüsü, başarısızlıkla noktalanmıştı.

O sırada İran'da da bir takım rahatsızlıklar olduğunun haberleri, sanki Güney Amerika'daki askerî darbeler misali, küçücük başlıklarla duyuruyordu.

Rahmetli babamla hem Türkiye'deki, hem de İran'daki bu gibi sosyal hadiseler, suikasdler ve darbeler etrafında konuşuyordum… Babam bir gün benim o genç dünyamın heyecanıyla anlattıklarıma bakıp bir hikaye anlattı: 'Oğlum, bir zaman İran'da bir Şah varmış.. Halk ayaklanmış, Şah'ı yakalamış, zindana götürmüşler… Yolda Şah ağlamış..

Sebebini sormuşlar, 'Bize hükmederken bu günleri düşünmedin mi ki, şimdi korkudan ağlıyorsun..' demişler.. Şah da, 'Hayır ben onun için ağlamıyorum.. Ben bu halk için ağlıyorum.. Çünkü, benim hazinelerin dolması için az bir şey kalmıştı; gelenlerin hazineleri ise bomboş.. Ben bu millet için ağlıyorum..' demiş..

Hiçbir okulda okumamış olan rahmetli babamın bu sözleri hemen her iktidar değişmesinden sonra yâdıma gelir, hâlâ da..

*

Evet, Seyyid Qutb'un 1966'daki idâmından da biz Anadolu Müslümanları aylarca sonra haberdar olmuştuk. Nice seçkin Müslümanları idâm ettirmesi veya binlerce Müslümanı zindanlara doldurması ve de bir Arabçılık cereyanının ve firavun dönemlerini ihya etmek fikirlerini pratiğe dönüştürme çabaları başta olmak üzere, zâten kendisine husûmet duygularıyla dolu olduğumuz Nâsır'ın Arab dünyasını hele de Mayıs 1967 başından itibaren İsrail rejimiyle bir savaşa hazırladığı görülüyordu.

Türkiye ile 400 yıl birlikte yaşayan Arab halkları arasında, bu taraftan türkçü -laik-kemalist rejimin , karşı taraftan da emperial odaklarca da daha bir beslenen ve kışkırtılan Arabçı cereyanların 40 yılı aşkın bir zehirli ve yalan propagandalarıyla oluşturulan hasmâne duygular yüzünden yazık ki, Anadolu Müslümanları Kudüs ve Filistin ve diğer Müslüman topraklarındaki emperyalist ve sionist emellerle hemen hemen hiç ilgilenmiyordu.

O sırada, Kudüs'ün Doğu yarısı henüz müslümanların elindeydi ve Müslümanlar 1948'de kaybedilen Batı Kudüs'ü de kurtarma ümid ve hayali içindeydiler. Ürdün Nehri'nin (ya da diğer bir söyleyişle Şeria'nın) Batı yakasındaki Filistin bütünüyle Müslüman halkın elindeydi.

*

Başkan Nâsır ve Mısır ordularının başkomutanı olan Mareşal Amr İsrail rejimiyle hesaplaşmaya kesin kararlı bir şekilde hazırlandıklarının havasını yansıtıyorlardı. Hemen bütün arab radyoları da esasen devamlı marşlar yayınlıyorlar, kazanılacak bir zaferi kutlamak için yükselecek zafer neşidelerine halkın şimdiden kulak alışkanlığı kazanmasını sağlamaya çalışıyordu.

Üzerinde 'İlâ Tel-Aviv' (Tel-Aviv'e) yazılı nikelaj kaplamalı dev 'Zafer' füzeleri askerî törenlerde, göz alıcı parlaklığıyla coşturduğu halkın sevinç gösterileri arasında geçiriliyordu. Bu füzeler Tel- Aviv'i havaya uçuracaktı.. İsrail rejiminin Kızıldeniz'e bağlanan Eliat limanının girişi, Aqabe Körfezi'nin ağzında abluka altına alınmıştı. Gerilim yükseliyor, ateşli nutuklar çekiliyor; Arab halkları büyük ve derin bir coşku içinde yüzüyorlardı âdetâ...

İstanbul'daydım.. Yıl sonu imtihanlarına katılmak için Diyarbekir'den izinli gelmiştim..

Türkiye'deki hemen bütün matbuat ve devlet tekelindeki radyo ise, Arab rejimlerini ve hattâ Arab halklarını aşağılayıcı tarzda yayınlar yapmakla meşguldüler.. 'Muhafazakâr' kitlelere hitab eden 15-20 bin tirajlı bir- iki küçük gazete vardı, onların da ne dedikleri pek anlaşılamıyordu.

*

Ve amma o heyecan dalgası arasında unutulan bir şey vardı.. İsrail rejimi bir savaşa sessiz ve derinden hazırlanıyordu. Ve bu savaşta Mısır'ın yalnız olmayacağını, Suriye ve Ürdün'ün de onunla birlikte hareket edeceğini istihbarat elemanları bildirmişti.

Unutulan bir ince nokta daha vardı... Suriye, Ürdün ve Mısır'da günlük mesai saat 08.00'de başladığı halde, İsrail rejiminde saat 07.45'de, yani Arab rejimlerinden 15 dakika önce başladığının üzerinde durulmamıştı.

Ve 5 Haziran 1967 sabahı saat 08.00'de üç ülke, en yüksek derecede 'alarm' ve 'hazır ol' emri verdi...

Halbuki, İsrail rejimi 15 dakika öncesinden hazırdı.. Mısır, Ürdün ve Suriye idarî sistemleri işbaşı yapıp alarm durumuna geçinceye kadar an azından 15-20 dakikaya ihtiyaçları olacaktı. İsrail rejimi güçleri ise, baştan hazırdı bir saldırıya. Ve hemen saldırıya geçivermişti…

Amerikan emperyalizmi ve diğer bütün güçler İsrail'in hayatta kalmasının gerekli olduğunu düşünerek ellerindeki bütün istihbaratı onun emrine vermişlerdi. Ürdün Kralı Huseyn ise zâten tamamen bir Amerikan memuru idi, bölgede..

Ve İsrail rejimi var gücüyle bütün üç ülkenin bütün hava üslerinin bulunduğu yerleri bombardıman edivermiş ve savaşın henüz ilk saatinde her üç ülkenin hava gücü bertaraf oluvermişti!.

Zafer füzelerinin saklandığı hangarlar da vurulmuş ve amma, hayret hiçbir patlama meydana gelmemişti, Çünkü o nikelaj kaplı füzelerin içinde kocaman bir odun kütüğünden başka bir şey olmadığı o zaman anlaşılmıştı!!.

Ve daha acısı, Mısır Ordularının başkomutanı Mareşal Amr, savaşın ikinci saatinde bütün kontrolü yitirmiş ve sokak ortasında bir jeep içinde şaşkın vaziyette kalmış ve nereye gideceğini bilemez hale düşmüştü.

Sonra o halde öldürüldüğü veya intihar ettiği söylenmiş ve sonra asıl suçlu sadece o imiş gibi, yukarı Mısır'da, Asyut civarındaki köyünde toprağa verilmişti, sessiz sadâsız..

Arab radyoları hâlâ zafer marşları çalıyordu… Dünya ajanları ise, 3 ülkenin de korkunç bir yenilgiye uğradığını haber eriyordu. Söylenenlere inanmak istemiyorduk... Sionist Yahudilerin ve hâmilerinin elindeki ajansların elbette ki yalan haberler bombardıman edeceğini düşünüyorduk..

Batı Şeria tamamiyle işgal edilmişti.. 'Suriye'nin buğday ve su anbarı' olarak bilinen Golan Tepeleri İşgal atına girmişti… Suriye'nin başkenti Şâm şehri, neredeyse işgale uğrayacaktı.

Mısır'ın elindeki bütün Sina Yarımadası Çölü işgal altına düşmüş ve İsrail ordusu, Süveyş Kanalı'ndan geçip Port Said ve Port İsmail gibi şehirler üzerinden Kahire'ye doğru ilerlemeye başlamıştı... Üç ülkenin bütün kara, hava ve deniz güçleri tamamiyle felç olmuş ve aralarında hiçbir irtibat kalmamış ve her askerî birlik ya kendi başına direnmeye ya da kaçmanın yollarını aramaya koyulmuştu.

Divanyolu'nda bakkal işleten 75 yaşlarında Muş'lu bir amca vardı… Askerliğini Osmanlı ordusunda ve Filistin Cebhesi'nde yaptığını söylüyor ve Müslümanların hayat ve namusları ayaklar altına düştü diye hüngür hüngür ağlıyordu..

Ve 6'ncı günün akşamında korkunç haberle yıkılmıştık, az-çok İslamî bir hassasiyeti olan herkesle birlikte… Çünkü, Nâsır ağlıyordu televizyonda.. (Türkiye'de henüz televizyon yoktu.. Gazetelerin akşam baskıları, ağlayan Nâsır fotoğraflarını basmışlardı. ) Milyonlar şaşkındı… Kahire ve diğer bütün şehirlerin meydanlarında tv. ekranlarından ağlayan Nâsır'ı gören Mısır ve diğer bütün arab halklarının nasıl bir hâlet-i rûhiyeye giriftar oldukları tahmin edilebilir. Nâsır gözyaşları içinde sorumluluğu üstlenip istifa ettiğini açıklarken, milyonlar ağlıyor ve 'Babaaa!. N'olur, sen başımızdan gitme, istersen Kahire'yi de terk eder, Asyut'a çekiliriz. Yeter ki, sen başımızda ol' diye ağlaşıyorlardı.

O gözyaşlarıyla Nâsır kendi canını kurtarmıştı, denilebilir. Ama itibarının ayaklar altında olduğunu herhalde kendisi de biliyordu ki, bir daha -ölünceye kadar- halk kitleleri karşısında görülmedi.

İstanbul ve ülkenin hemen her köşesinde ve hattâ matbuatta bile, o anda bile, 'Pis arablar' diye başlayan konuşma yapan, yazı yazan birçok kimseye rastlanıyordu.. Ve ekliyorlardı: 'Eğer TSK olsaydı, İsrail'in işi 48 saatte bitikti..'

Bu gerçekten de öyle miydi, ayrı mes'ele..

Ama, Arab liderlerinden, meselâ, Cezayir Devlet Başkanı Huari Bûmedyen, Nâsır'ı açıktan eleştiriyor ve 'İsrail ordusu Kahire'ye girmek üzereyken, Ateş-Kes istenir mi? O ordu 15 milyonluk bir şehre girebilir de, oradan çıkabilir miydi? Üzerlerine yıkılan duvarların, başlarına inecek tuğlalardan nasıl kurtulabilecekti?' gibi, gerilla savaşı tecrübelerine sahip kimselerin mantığına ters olmayan, gerçekten de üzerinde düşünülmesi gereken görüşler açıklıyordu.

Bu arada, sadece Sina Çölü'nde bile Mısır ordusunun 40 bine yakın askerinin cesedleri kalmış ve leş kargaları ve diğer canavarlara haftalar boyu yem olmuştu.

Bu vesileyle ekleyeyim, Mısır'lı bir fikir adamı, yıllar sonraki bir makalesinde, 'İyi ki, 6 'nda yenildik. Eğer o savaşta Nâsır galip gelseydi, o zaferle, binlerce yıl öncesindeki antik Mısır'ın bütün firavuncu eğilimlerine daha bir hayat kazandıracaktı. Ama, o yenilgiyle, korkunç bir boşluğa düşen Müslüman halklar, kurtuluşu, yeniden İslâmî kimliklerine dönmekte buldular...' diyecekti, özetle.

Evet, bu yorumun kenarından teğet geçilmemesi gerekir herhalde... Çünkü, 1952'lerde 'Hür Subaylar Hareketi'nin gerçekleştirdiği darbeyle Mısır'daki Kraliyet rejimini ve Kral Faruk'u deviren ve ilk gençlik yıllarında ise, bir ara, İkhwan-ı Muslimîn' (Müslüman Kardeşler) Teşkilatı'nın toplantılarında bulunduğu için, ilk zamanlarda hattâ 'İslamî kimliği'yle ön plana çıkacağı sanılan Nâsır, siyaset sahasında ve arab dünyasında bir yıldız ve bir 'Ata-arab' olarak yükselirken, başta da Abdulqaadir Ûdeh ve Seyyid Qutb (Kutub) gibi seçkin mütefekkirleri idâm ettirmiş, nice Müslümanları da büyük kitleler halinde zindanlara doldurmuştu ve sıradan Müslüman halkı da, her halde yeni bir zaferle kendisine seçtiği yeni yolun vâdilerinde ardından koşturacağını umuyordu. Ama o yenilgi, halkın tamamen çökmesine değil, yeniden kendi inanç köklerine yönelmesine yol açmıştır.

Bu arada bir anekdot da ekleyeyim. 'in, hâtırâtında anlattığına göre, bir gün Nâsır'la birlikte, Kahire'nin lüks otellerden birinin teras katından aşağıyı, Nil'i ve şehri seyrederken, birkaç dakikalık bir sessizlik olur ve Nâsır'la Heykel arasında şöyle bir konuşma geçer -özet- olarak-:

- Allah'a inanıyor musun Heykel?

- Bu konuda aynen sizin gibi düşünüyorum, Reis Cenabları!..

- Pekiyi ama, ölümden sonrası n'olacak?

- Bu hususta da aynen sizin gibi düşünüyorum, Reis cenabları!

Haseneyn Heykel tarafından aktarılan bu konuşma doğru ise, her ikisinin de inanç açısından nasıl tereddütler içinde olduğunu göstermeye yeter..

*

'6 Gün Savaşı'nın korkunç sonucu sadece Arab dünyasında değil, bütün Müslüman halkların kalbinde de derin sızılar meydana getirmişti. Çünkü, o sonuçlar karşısında sadece sionist Yahudiler değil, Müslüman olmayan hemen bütün insanlık kesiminde, gizli-açık bir sevinç gözleniyordu.. O günlerin dünya matbuatına bakanlar bunu görebilirler. Ve ilginçtir, İstanbul'da bir yahudinin iş yerinde çalışan ve çok derinlikli bir fikrî dünyası olmayan bir genç arkadaşım, o savaş sonunda Yahudi patronunun, bütün işçilere ziyafet verdiğini ve 'Bundan sonra Hacc'a giderken bile bizden izin alacaksınız' şeklinde sözler söylemesi üzerine, orada birkaç arkadaşla itiraz edip yemeği terk ettiklerini ve Yahudi patronun da korkarak özür dilemek durumuna geldiğini anlatmıştı.

İşte o günlerde, hele de Arab dünyasında umutsuzluk zirve yapmışken, 'El'Feth' adında yeni bir silâhlı mücadele örgütü ortaya çıkıyor ve onun hele de Yâsir Arafat isimli lider, sadece Arab halkları nezdinde değil, bütün Müslüman halklarının ve de emperyalizm karşıtı halk hareketlerinin saflarında da yeni bir uyanma ve saf tutma atmosferi oluşturuyordu.

Hele de, bu örgütün o korkunç mağlubiyet sonrasında, mağrur İsrail güçlerine karşı verdiği ve ağır darbeler indirdiği Garameh Savaşı'nda, verdiği 100 kadar kurbanlarının Amman'daki cenaze töreni, Arab dünyasının o korkunç karanlık havasında yeni bir şafak vakti gibi algılanmıştı.

Sahi, bu bir 'fecr-i sâdık' mıydı, yoksa, 'fecr-i kâzip' miydi? Bunu daha sonraki gelişmeler gösterecekti.

*

İlginçtir, o korkunç günlerden birkaç ay sonra, Arab ülkelerinin Washington'daki elçileri, topluca, Amerikan Başkanı Johnson'u ziyarete gitmişlerdi. Johnson, kabul salonunda, bir taraftan elçilerle sohbet ediyor, diğer taraftan paçasını dişlemeye çalışan köpeğini elindeki âsâ ile dürtüklüyor ve 'Yaramazlık yaparsan, hele de ileri gidersen sopayı yersin!' diye konuşuyor ve bu sözler, o diplomatik görüşmenin özeti oluyordu.

*

O günlerde Süleyman Demirel, 'Adnan Menderes'in idâmına gözyaşı dökmüş olan ve halkın nüfusunun yüzde 70'inin köylerde yaşamasının tabiî neticesi olarak 'muhafazakâr ve de İslamî temeller üzerinde bir sosyal hayatı yaşamaya çalışan ve o çizginin güç kazanmasını isteyen muhafazakâr halk kesimlerinin desteğiyle iktidara gelen' Adâlet Partisi'nin Meclis'teki ekseriyeti elinde bulundurmasıyla Başbakan olsa bile; Türkiye'nin İstanbul, Ankara gibi büyük merkezlerindeki sosyal hayat, daha çok 'solcu-laik-kemalist ve darbeci/militarist/askerci' kesimlerin matbuattaki ve iş hayatında özellikle işçi sendikalarındaki hâkimiyetlerine uygun bir gelişme çizgisi gösteriyordu.

MTTB gibi en eski öğrenci ve gençlik teşkilatları ise, laik-kemalist elinde bulunuyor ve Anadolu'dan gelen öğrencilerin milletin ekseriyetinin duygularına tercüman olmak için bu teşkilatlarda etkili olma çabaları, zamanın MTTB Başkanı olan Y. Çengel isimli kişinin, CHP'li bir önde gelen siyasetçiye söylediği, 'Onları Atatürk düşmanı diye suçladık mı, bastırırız..' gibi beyanlarında nasıl bir istikamet takib edeceklerinde anlaşılabilirdi.. Ama, o sırada, MTTB ilk olarak bu gibi tahakkümlere karşı direren bir gelişme çizgisine yöneliyor ve MTTB Kongresi'nde Râsim Cinisli isimli bir genç, 'milliyetçi-muhafazakâr' kimliğiyle, halkın aslî değerlerine saygılı bir çizgiye yönelme eğiliminin ilk işaretini veriyordu.

Bu çizgi, daha sonra İsmail Kahraman ve Burhaneddin Kayhan gibi başkanlar döneminde, 'İslamî esaslar üzerine bir gençlik hareketinin merkezi' haline dönüştürecekti, MTTB'yi..

(Devam edeceğiz, inşaallah..)

Selahaddin E. Çakırgil

Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubu’na aittir. Kaynak gösterilse veya habere aktif link verilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir bölümü kesinlikle kullanılamaz.
Ayrıntılar için lütfen tıklayın.
2019 Fikriyat. Tüm hakları saklıdır.
BİZE ULAŞIN