Arama

CHP’nin karşısındaki ‘sacayağı’…

CHP’nin karşısındaki ‘sacayağı’…

, o günlerde, bugünkünden daha da fazla bir fikrî ortam içinde bulunuyor ve hiç umulmayan yerlerde, derin fikrî tartışmalar yapılıyordu. Konya öteden beri İslâmî fikriyat ve heyecanın merkezi olarak biliniyordu. Ama, yine de açık taleplerimizi, ideallerimizi, emellerimizi kendi aramızda bile dile getirmekten çekiniyor ve kendimizi 'müslüman' kimliğimizle ortaya koyamıyor, 'Cümlenin maksûdu bir amma, rivayet muhtelif' misali, kendimize 'milliyetçi-muhafazakâr' gibi isimler alıyorduk.

Bu arada elbette genç dimağlarımıza kurulmak istenen cezbedici tuzaklar da yok değildi. Ancak, o tuzak kurmak ya da gençleri kendi istikametlerine çekmek isteyenler zaman zaman farkında olarak veya olmayarak büyük hatalar yapıyorlar, açıklar veriyorlar, bu da bizim yeni tartışmalarımızda veya yönümüzü belirlememizde kandil rolü görüyordu. Sözgelimi, o sırada (ileride, 'Üç Hilal'ci türkçülere karşı 'bozkurtçu türkçü'lerin ünlü isimlerinden olan) H. Nihal Atsız ve arkadaşlarının çıkardığı bir dergide Atsız'ın, bir yazısında veya bir konuşmasından aktarılan bir bölümde, 'Nuh Tufanı' qıssası'ndan söz ederken, Hz. Nuh'la ilgili çok lâubalice, saygısızca ve alay edercesine, 'Hangi teknik üniversitede okumuşsa, bir gemi yapmış çölün ortasında..' gibi bir ifade kullanılmıştı. Bu, bizi derinden yaralamış ve kendimizi artık onlardan ayrı hissetmeye ve sadece 'muhafazakârlar' diye isimlendirmeye başlamıştık. Tabiî o zamanlar henüz, 'Türklük gurur ve şuûru, İslâm ahlâk ve fazileti', 'Hedefimiz Turan, Rehberimiz Kur'an!..' veya 'Hira dağı kadar Müslüman, Tanrı dağları kadar türküz!..' gibi, bizleri o zaman celbedebilecek yaldızlı sloganlar üretilememişti. Belki de bu gibi yaldızlamalar olsaydı, bu uzaklaşma olmayabilirdi. Bu bakımdan, kendimizi onlardan ayrı hissetmekte ciddî gerekçelerimiz vardı ve bunun için, 'muhafazakârlık' lafına tutunmuştuk. Hattâ bunu etkin şekilde yaygınlaştırmak için, bir de 'da, ülkenin çeşitli yerlerinden gelenlerin katıldığı bir 'Muhafazakârlar Kurultayı' bile toplanmıştı. Ama, 'Siz neyin muhafazası peşindesiniz? Mevcud rejimin mi?'' diye sorulduğunda açıkça konuşacak olsak, bir tuzak kurulabileceğinin zihnî refleksiyle konuyu değiştiriyorduk…

Tabiî bu arada, (daha sonra Konya Müftüsü de tayin olunan) Tâhir (Büyükkörükçü) Hoca'nın etkinliği de artmaya başlamıştı ve sadece Konya'da değil, , , , , Antalya ve ve hattâ gibi yerlerden otobüslerle sırf onun vaazlarını dinlemeye gelenler, ellerinde, Almanya'ya ilk giden işçilerin gönderdikleri kocaman 'Grundig' teyplerle, o vaazları kaydediyorlar ve kendi yörelerinde, çevrelerinde dinletiyorlardı. (1965 seçimlerinde tekrar yenilgisi alan İsmet Paşa'nın, 'Karşımızda bir sacayağı vardı...' deyip, bu ayaklardan birisinin de 'Konya Müftüsü..' olduğunu söyleyerek Tahir Hoca'yı göstermesi sebepsiz değildi.) Tâhir Hoca gerçekten de cerbezeli konuşuyor, halk kitlelerini cezbediyor; vaazlarında bol bol 'Mesnevî'den Farsça beytler okuyor, onların izahlarını yapıyordu. Bu durum bizim genç nesil arasında da ilgi uyandırıyor, bir 'Mevlânâ hayranlığı' yükseliyordu. Ama gençler arasında da, sadece ilgi değil, yüceltme mânâsında, Celaleddin Rûmî'ye deriiin bir bağlanma da göze çarpıyordu. Varsa-yoksa, sadece o vardı…

Ama, birgün 'Mevlânâ İhtifali'yle ilgili olarak şehrin duvarlarına yapıştırılmış matbu ilan kağıtlarında, 'Dünya dünya olalı, toprak , koynuna Mevlânâ gibi bir vücudu almadı' şeklinde, çok abartılı ve hattâ enbiyaullah'ı, ilahî peygamberleri bile dışlayan bir cümleyi görünce arkadaşlarımızdan bazıları bunun, 'Türbe ve tekkelerin kapatılması' 'inkilabı'ndan sonra, 'Şeb-i Arûs / Düğün Gecesi' denilen Mevlânâ İhtifalleri'nin, anma törenlerinin ancak 1955'de yapılmasına sınırlı bir izin çıkmış olmasının etkisi ve muhabbetin şiddetiyle yazılmış ölçüsüz bir cümle olduğunu; Peygamberleri de dışlayan bir cümle olarak ele alınmamasını söyledilerse de iknâ olmamış, içimize bir kurt düşmüş ve Celâleddin Rûmî veya bir başka ismi böyle sınırsız yüceltmelerin bizi sapkınlığa sürükleyeceği düşüncesi zihnimizde yer etmiş, ancak bu da, arkadaşlarımızdan bir kısmıyla yollarımızın ayrılmasını beraberinde getirmişti. Bazı büyüklerimiz ise, 'ifrat'tan da, 'tefrit'ten de kaçınmak gerektiğini, 'itidal' yolunu seçmek gerektiğini hatırlatıyordu. O arkadaşlardan bazıları müfrit derecede mevlevî olurken; bir kısmı, tefrit'te aşırıya kaçıp onu tekfir ettiler.

Bir grup ise, 'ne mezheb imamıdır, ne müctehiddir, nihayet, coşkulu ve o coşku'nun sevkıyle sınırları zorlamış, tuğyan etmiş ve bulunduğu zaman diliminde pek de yadırganmamış, etrafını etkilemiş cerbezeli bir irfan eridir, doğrularını alır, yanlışlarını bırakırız' diyen noktayı tercih etmişlerdir. Kaldı ki, onun eserlerinde, gençlik, orta yaşlılık ve ihtiyarlık dönemlerinde farklı şeyler söylemiş olduğunun da düşünülmesini, 'Ömrüm şu üç fasıldan ibarettir; hamdım, piştim , yandım' sözlerinin unutulmaması gerektiğini söyleyen büyüklerimiz olmuştur. 'Fakir' ve bir kısım arkadaşlarımız bu anlayışı tercih ettik.

*

Bu arada bir-iki arkadaşla, 'Mevlânâ Türbesi'nden daha ileride, Köprübaşı mevkıindeki küçük bir mescid'in meşrutasında 30 küsur yıldır tek başına yaşamakta olan Hâkî Efendi diye bir zattan haberdâr olmuş ve hafta sonları onun ziyaretine gitmeye başlamıştık.

85 yaşını bulmuş olan Hâkî Efendi, aslen 'nın 'tacik' Müslümanlarındandı. Tacikler farsça konuşurlar... Hâkî Efendi, orada, (Osmanlı'nın 1. Dünya Savaşı'nda ağır şekilde yenilmesinin sorumlularından olan ve Moskova'ya kaçmak zorunda kalan ve amma oradan da gizlice Orta Asya Müslüman bölgelerine giden) Enver Paşa'nın komünistlere karşı Müslümanları örgütlemeye çalışması sırasında onun emrine girmiş ve muharebelere katılmış ve de sonunda yaralandığında kendi kucağında şehid olduğunu söyleyen bir eski askerdi… Enver Paşa'nın öldürülmesi ve Müslüman savaşçı güçlerin dağılmasından sonra, önce Hindistan ve İran'a geçmiş , oradan da Celâleddin Belhî (Rûmî)'nin Anadolu'ya geldiği yolları takip ederek Konya'ya gelmiş ve gözlerden uzak bu mescide yerleşmiş, Türkçe de öğrenmiş bir 'irfan ve gönül adamı' idi.

Biz hem Hâkî Efendi'den bir şeyler öğrenir, hem de, o mescidin bahçesinde yapılacak işleri onun isteğine göre yerine getirmeye çalışırdık. O, orada nadide güller, bahçenin bir köşesinde de kendisi için biber, salatalık, domates, marul vs. yetiştirirdi.

Bir bayram sabahı Duşenbe civarındaki bir yerleşim biriminin mescidinde, bayram namazını kılıp birlikte yemek yedikten sonra herkesin birbiriyle helâlleşip, üzerlerine yaklaşmakta olan bolşevik güçlerine karşı bir ormanlık dağ yamacında bir süvarî birliği halinde ilerlerken, Enver Paşa'nın alnından vurulup düştüğünü ve kendi kucağında can verdiğini ağlayarak anlatır; 'Dünya nice Enver'ler görmüştür, bundan sonra da görecektir' der, bize Mesnevî'den 'qıssa'lar ve Ömer Khayyâm'dan rübaîler okur ve yalnızlığını Kur'an ve biraz da o farsça eserleri okuyarak giderdiğini söylerdi. Ancak, benim, özellikle de Khayyâm'ın bazı rübaîlerindeki bakış açısında itirazlarım vardı. Ama, Hâkî Efendi, onları kendisine göre te'vil eder; tatmin olmasam bile, sessizce dinlediğimi görünce daha fazla izah ve te'villere girişir; Khayyâm'ın devamlı 'şarab ve sevgili'den söz eden mısralarının birer sembolik ifade olduğunu' anlatırdı. Hattâ bir gün, yine bir rübai okuken, 'Allah'ım, Sen beni Cehennem'de yakacağını söylüyorsun, ama, ben inanmıyorum' sözünün zâhirinde bir 'mutlak inkar vardır, ama hemen arkasından, bir mutlak iman, ümid ve teslimiyet var' diyerek, devamı olan mısraı, 'Çünkü, sen Gafûr'u Rahîmsin, kullarına acır, merhamet edersin.' deyişini delil gösterirdi.

Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubu’na aittir. Kaynak gösterilse veya habere aktif link verilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir bölümü kesinlikle kullanılamaz.
Ayrıntılar için lütfen tıklayın.
2019 Fikriyat. Tüm hakları saklıdır.
BİZE ULAŞIN