Arama

Kalemden başka bir silahın kullanılmadığı bir mücadelenin şekillenişi... -7

Kalemden başka bir silahın kullanılmadığı bir mücadelenin şekillenişi... -7

BİZDE İHTİLAL OLMAZ SANIYORDUM..

Temmuz-1958'de 'da gerçekleşen korkunç kanlı ve o darbe etrafında aylarca yazılıp çizilenleri okudukça bir devlet mekanizmasının içinde, birilerinin nasıl askerî darbe yaptıklarını aklım bir türlü almıyordu.

(O gün itibariyle) 40 sene öncelerde Rusya'da çok kanlı şekilde, on milyonları yutarak gerçekleşmiş olan Bolşevik -komunist İhtilalinin, devriminin de artık tekrarlanması imkânı yok sanıyordum.

Bunu biraz daha yaşlıca olan yakınlarıma, büyüklerime söylediğimde, 'O kadar kesin konuşmayacaksın delikanlım..' diyorlar ve ne olduğunu pek de bilmediğim ve Kıbrıs Buhranı'nın yüksek geriliminde, İstanbul'daki Rumlara yönelik olarak başlatılmış gibi gözüken, ama kısa zamanda bütün gayrimüslimleri hedef alan, 1955 yılının 5-6 Eylûl günlerinde meydana gelmiş ve benim sadece kulaktan dolma bilgi ve haberlerle ve el yordamıyla bir şeyler bildiğim büyük karışıklıkları örnek olarak gösteriyorlardı. Halk kitleleri bir kez patladı mı, onun önünü almak çok zorlaşacağını, belki de imkânsızlaşacağını söylüyorlar ve Örfî İdare (Sıkı Yönetim) denilen uygulamanın da anlatılanlardan tahmin etmeye çalışıyordum. O sıralarda fransız yazarı Victor Hugo'dan okuduğum bir kitapta yer alan bir cümle de bana biraz ışık tutuyordu. O cümlede, 'sosyal devrimler bir yanardağa benzetiliyor ve o yanardağın kraterinden saçılan lavların insan bedenleri olduğu' söyleniyordu..

(Daha önce de değinilmişti, ama, 6-7 Eylûl 1955'de İstanbul'da meydana gelen büyük karışıklıklara bir kez daha değinmekte ve düşünüp ders almakta fayda var..

Gerçekte, fitilinin MİT tarafından ateşlendiği, o hadiselerin üzerinden, zamanaşımına uğradığı ve artık açıklanması kanûnen suç olmadığı 40 küsur yıl geçtikten sonra, 'MİT'in gerçekleştirdiği en büyük operasyonların başında 6-7 Eylûl gelir' şeklinde eski MİT yöneticileri tarafından 1998'lerde itiraf edildiğini hatırlayalım.. Anlaşılıyordu ki, Devlet'in istihbarat organı, devletin başka kurumlarını ve toplumu büyük bir handikapın içine sürüklemekten kaçınmamış ve İstanbul'da akşamları yayınlanan bir gazetede, 'Selanik'te M. Kemal'in doğduğu eve bomba atıldığı' şeklindeki bir uyduruk haberi yayınlatmış ve bu işaret fişeği ile harekete geçirilen bazı hücreler bazı hassas kitleleri sokağa çekmiş ve yerleri önceden belirlenmiş rumların ev ve işyerleri başta olmak üzere bütün hemen bütün gayrimüslim vatandaşların evleri, işyerleri, dükkanları, malları, mabedleri saldırıya uğramış, onlarca mâbed tahrib edilmiş, birkaç kişi de hayatını kaybetmiş ve Adnan Menderes Hükûmeti durumu ancak Örfî İdare ilân ederek kontrol altına alabilmiş ve dünya şoke olmuştu. Türkiye devleti daha sonra o büyük karışıklıklarda zarara uğrayanlara büyük maddî tazminat ödemelerinde bulunmuştu. Ve dahası İstanbul'da ikamet izni bulunan onbinlerce rum'un bu izinleri kaldırılıp, yurt dışı edilmişlerdi.)

*

'KIBRIS BUHRANI'NIN BİR DEVLET DOĞURMASI...

1958'in sonuna doğru, Türkiye'de Kıbrıs ateşi sönmeye başlamış, 'Kıbrıs Türktür, Türk kalacaktır..' sloganı, 'Ya taksim, ya ölüm..' şekline dönmüşken, şimdi artık, bu slogan da devre dışı kalmaya başlamıştı. Çünkü, 'ta iki cemaatli bir devlet oluşturulması fikri gündemdeydi artık.. Londra ve Zurich'de Türkiye- Yunanistan ve İngiltere arasında müzakereler başlamıştı. Bu müzakereler Dışişleri Bakanları seviyesinde oluyor ve sonra da Türkiye başvekili Adnan Menderes, Yunanistan Başvekili Konstantin Karamanlis ve İngiltere başvekili (sanırım, adı Mc Millan idi) arasında da zaman zaman buluşmalar oluyordu.

Türkiye ile Yunanistan arasındaki 'Kıbrıs Buhranı'yla ilgili olarak iki ülkenin meydanlarındaki mitinglerden ve hamâsî nutuklar ve karşılıklı nefret körüklemelerinden bir netice alınamıyacağı anlaşılmış ve bunun bir nişânesi olarak diplomatik müzakerelere ağırlık verilmiş, efkâr-ı umumiyenin /kamuoyunun dikkati daha çok Zurich ve Londra'da yapılan üçlü toplantılara yönelmişti. Şubat-1959 başında Başvekil ve maiyetindeki yüksek dereceli bir heyet Londra'ya gitmişti. Kıbrıs üzerine müzakerelere devam edilmiş, ortaya 'Kıbrıs Cumhuriyeti' adında bir devlet çıkması üzerinde anlaşma sağlanmış gibiydi. Bu devletin Cumhurbaşkanı daima Rûm tarafından olacaktı, Cumhurbaşkanı Yardımcısı da Türk tarafından.. Devletin bütün resmî kurumlarında 3'te 2 Rûm, 3'te 1 de Türk memur bulunacaktı.

ADNAN MENDERES'İN DÜŞEN UÇAKTAN SAĞ ÇIKMASI ONU DAHA BİR BAŞKALAŞTIRMIŞTI...

O müzakerelerden sonra Adnan Menderes Türkiye'ye dönerken, uçağı kalkıştan kısa bir süre sonra sisli havada, Londra civarındaki bir tepeye çarparak düşmüş ve o heyetteki Bakan, Müsteşar ve Genel müdür, general, vs. seviyesindeki 15 kadar yüksek dereceli vazifeli hayatlarını kaybetmişti. MİT Başkanı da vefat edenler arasındaydı.

Başvekil Menderes ise, yaralı vaziyette kurtarılmış ve bir hastahaneye kaldırılmıştı. Acı ve sevinç bir arada yaşanıyordu. Çünkü, Menderes, 1923-50 arasındaki 27 yıllık, katı, asık suratlı Şeflik yönetiminin cenderesinden kurtulan halk için, kendisine hizmeti esas alan güleryüzlü bir yönetici durumundaydı ve bunun için çok sevilen bir liderdi. Bu uçak kazâsından sonra daha ona muhabbet daha bir artmış ve hattâ fanatik tarafdarları arasında, 'Uçaktan düşüp de ölmemek ne demek. O evliyâdandır, Allah'ın sevgili kuludur...' gibi yorumlar dile getiriliyordu.

Adnan Menderes'in Londra'da birkaç haftalık bir tedaviden sonra İstanbul'a döneceği açıklandığında.. yüz binler onu karşılamak için İstanbul'a koşmuştu. Yeşilköy Havaalanı'ndan şehrin merkezine gelinceye kadar izdihamda ezilerek hayatını kaybedenlerin sayısı 10'u geçmişti.. O kadar muazzam bir sevgi seli söz konusuydu.

Tabiî, o sırada hiç kimse böylesine sevilen bir liderin 15 ay sonra bir askerî darbe ile devrileceğini ve idâm edileceğini hayal bile edemiyordu. Menderes İstanbul'dan da trenle Ankara'ya ancak iki günde gelebilmişti. Çünkü, treni her istasyonda on binler tarafından durduruluyor, 'tekbîr' sesleri arasında şükür kurbanları kesiliyordu.

Ankara Garı'nda da onu yüzbinlerden oluşan muazzam bir kalabalık bekliyordu. Ben de o büyük kalabalıkların arasında bir nokta idim. Ama asıl önemlisi, Menderes'i karşılayanların başında da muhalefet lideri İsmet Paşa geliyordu. Adetâ memleket tek yürek olmuş gibiydi.

Ama, bu hava uzun sürmeyecek ve 'nın hırçın ve karşıtını mahvetmeyi hedef alan muhalefet anlayışı sahneye tekrar dönecekti.

İSMET PAŞA VE CELÂL BAYAR'LA BAYRAMLAŞMA

Ama bu arada, Türkiye iç siyaseti de giderek daha bir buhranlı hale geliyordu. 1957 seçimlerini Adnan Menderes kazanmıştı, ama, 1954 seçimine göre biraz daha zayıflayarak.. Ayrıca, sanırım yüzde 80'i aşan bir şekilde devalüasyon yapılmış, Türk Lirası'nın kıymeti yarı yarıya azalmış, halkın satın alma gücü daha bir erimişti.. Nüfusun yüzde 70-75 kadarının köylerde yaşadığı bir Türkiye'de hükûmet, memur maaşlarına az biraz zam yaparak onları rahatlatmak istediğinde, köylerde, köy odalarında ağır eleştiriler başlıyor ve 'Ver bakalım, memura ver... Biz burada insan değiliz...' diye kinayeli yakınmalar yükseliyor, hükûmetin sadece şehirlileri insan saydığı gibi laflar ediliyor; muhalefet lideri İsmet Paşa da bu şikayetlerden iktidara gidebileceği gibi bir kanaate kapılınca yurt içi gezilerini yoğunlaştırıyordu. Ama, İsmet Paşa'nın konuşmasını geniş /özellikle köylü/ kitleler pek anlamıyorlardı.. Sadece İsmet Paşa'yı görmüş olmak ilginç olabiliyordu onlar için.. Ama Kayseri'de, Uşak'ta, İstanbul-Topkapı'da ve sair yerlerde, İsmet Paşa'yı protesto edenler de oluyor, bazı yerlerde yolu kesiliyor ve üzerine taş vs. cisimler atılıyor ve bu durum İsmet Paşa'nın lehine bir hava oluşmasına yardımcı olmaktan başka bir netice vermiyordu.

O günlerde, çok soğuk bir bayram günü, arkadaşlar İsmet Paşa ile bayramlaşmak için, CHP'nin Kızılay'daki Genel Merkezi'ne gidelim dediler, birkaç arkadaş gittik.. CHP'nin Genel Merkez binası Kızılay'da küçücük ve iki katlı bir bina idi.. İçeriye girdik, Bekleme Odası'nda bekliyoruz. Biraz sonra, Paşa geliyor dediler, merdivenin başında dizildik.. İsmet Paşa'nın adı çok büyüktü.. İlkokuldan beri kitaplarda İkinci Cumhurreisi diye fotoğraflarını görerek büyümüştük ve şimdi onunla karşılaşacaktık..

Paşa biraz sonra üzerindeki büyük bir paltonun içinde kaybolmuşcasına yavaş yavaş inmeye başladığında merdiveninin dibinde sırada olanlar Paşa'nın eli öpmeye başlamışlardı. Bir fotoğrafçı da devamlı fotoğraf çekiyordu.. Paşa ise, elini öpenlere bakmıyor bile, etrafındakilerle konuşuyordu ve eli ise, sırayla başkalarının dudaklarına gidip geliyordu.

Taa ortamektep sıralarından beri, nedense el öpmeyi sevmediğimden, orada da geride durdum ve sömestr tatilinde Samsun'a gittiğimizde, diğer arkadaşlar babama İsmet Paşa'yla fotoğraflarını göstermişler, benim fotoğraf çektirmediğimi anlayınca bana çok kızmıştı, 'Oğlum, koskoca İsmet Paşa, niye elini öpmedin..' diye..

*

Yine o günlerde bir de Çankaya Köşkü'ne gidelim dedik, arkadaşlarla.. Bayram dolayısiyle Köşk'ün bahçesi halka serbest olacakmış diye duymuştuk..

Reis-i Cumhûr Celâl Bayar'dı, 3. Cumhurbaşkanı olarak.. Her tarafta olduğundan daha da yoğun olarak Çankaya Köşkü'nün ve bahçesinin her bir köşesinde karşımıza 'Atatürk, Seni sevmek millî bir ibadettir..' yazısı çıkıyor ve beni ürpertiyordu.. Sözün sahibi de 'ın kendisiydi. Oralarda dolaşırken, yarım metreden fazla boyu olmayan bodur elma ağaçlarının dallarından elma koparıyorduk.. O sırada bir araba yaklaştı, yanımızda durdu, 'N'apıyorsunuz çocuklar..' dedi.. Bu Celal Bayar'dı.. Fotoğraflarından tanıyorduk Celal Bayar'ı..

Arkadaşlar hemen sıraya girdiler el öpmek için..

Ama bana onun elini de öpmek nasib olmadı.. Çünkü, elleri benek benekti ve bazı yerleri beyazlamış, bir kısmı siyahlamıştı. Ben bunun bir hastalık olabileceğini düşünerek, bulaşıcı olması ihtimaliyle, Celal Bayar'ın elini de öpmekten çekindim ve geri durdum..

*

EISENHOVER'İN TÜRKİYE ZİYARETİ...

1958'un Aralık ayıydı herhalde.. Amerikan Başkanı Eisenhover Ankara'ya geldi.. Eisenhover, 2. Dünya Savaşı'nda sadece Amerikan ordularının değil, o savaştaki bütün Mütteffik Ordular'ın da başkomutanıydı.. Amerikan Başkanı'nın gözüne çirkinliklerimiz, arka taraftaki gecekondular göze gözükmesin diyerek, Dışkapı semtinden Ulus'a gelinceye kadarki bölüm yol boyları yüksek darabalarla kapatılmıştı.. Ve evlere de tebligat yapılmıştı, o gün anacaddeye bakan tarafa çamaşır filan da asılmayacaktı. Yolun iki tarafına, en önde okul çocukları olmak üzere, düzenli giyimi olan vatandaşlar dizilmişlerdi..

Bizlerin eline de birer Amerikan ve Türkiye bayrakları tutuşturulmuştu. Buz gibi havada, onu Kızılay'da karşılamak için saatlerce bekletiliyor ve, Amerikan Başkanı geldiğinde de, 'I love you IKE' Ben seni seviyorum IKE!' diye bağırttırılıyorduk.. IKE (Ayk), 'in kısa adıydı.. Üstü açık bir arabada, Eisenhover ortada, sağ ve solunda Bayar ve Menderes, halkın coşkun tezahüratı arasından ve ayakta yolun her iki tarafındaki halkı da eğilircesine selamlıyarak geçiyorlardı.. Sonra denilmişti ki, o soğukta donmamak için hareket etmeye mecbur idiler.. Ama asıl donan, orada iki saat kadar bekletilen bizler olmuştuk..

İlginçtir, o sıradaydı, bir Amerikan casus uçağı (U-2 deniliyordu galiba) üzerinde 20 bin metre yüksekten uçarken, düşürülmüş ve pilot canlı olarak ele geçirilmişti.

Pilot, Adana- İncirlik'ten kalkmıştı ama, Türkiye makamlarının bundan haberi yoktu. Tabiatiyle, Adnan Menderes bu durumdan son derece rahatsız olmuştu. Soğuk Savaş'ın bütün şiddetiyle devam ettiği dönem..

Menderes'in Sovyet Rusya'yla arayı yumuşatmak için 26 Haziran'da Moskova'ya gideceği açıklanmıştı. Ama, Amerika'dan izin alınmamıştı.. Amerika o başına buyrukluğu kabul edemezdi. Nitekim, o geziden bir ay önce darbe olmuştu ve daha sonraki bütün darbelerde de olduğu üzere, 27 Mayıs Darbesi için de 'yeşil ışık' Amerika'dan yakılmıştı.

*

Bu arada bir de '9 Subay' dedikodusu, fısıltı gazetesinde yaygınlaştırılmaya çalışılıyordu.. Güya, askerî darbe yapmak isteyen '9 Subay' varmış da, ihbar edilmişler ve yargılanıyorlarmış.. Bu iddialar (Şimdiki Kurtuluş Parkı'nın kenarında bulunan) yatılı okulumuzdaki bizlere kadar bile ulaştırılıyordu. Gecenin saat 03.00 sularında, askerî okul /Harbiye öğrencisi elbiseli gençler, okulumuzun muhasara duvarının altında gizlenerek seslenip bizleri uyandırırlar ve bildiriler bırakarak hızlıca uzaklaşırlardı.

Sonra öğrenecektik ki, Samed Kuşçu adında bir binbaşı, Adnan Menderes'le görüşüp, 'darbe yapmak için Ordu içinde bir ihtilal çekirdeği oluşturulduğu'nu ihbar etmiş.. Menderes de, iddiayı askerî savcılığa vermiş.. (Aralarında, sonra beraet edip general olan ve Menderes'in azılı bir düşmanı halinde ortaya çıkan Faruk Güventürk isimli bir generalin de bulunduğu) 9 Subay tutuklanır, Askerî mahkemede yargılanırlar.. Askerî Mahkemenin başkanı, (27 Mayıs 1960 Askerî Darbesi'nden sonra Kara Kuv. Komutanlığı'na ve Genelkurmay Başkanlığına da getirilecek olan) General Cemal Tural'dır. (Sanık subaylar beraet ettirilir ve Samed Kuşçu'ya, orduya iftira atmak suçundan 2 yıl hapis cezası verilir ve 27 Mayıs Askerî Darbesi'nden sonra ise, kendisinden bir daha haber alınamaz.)

*

Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubu’na aittir. Kaynak gösterilse veya habere aktif link verilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir bölümü kesinlikle kullanılamaz.
Ayrıntılar için lütfen tıklayın.
2019 Fikriyat. Tüm hakları saklıdır.
BİZE ULAŞIN