Arama

Peyami Safaya mektup

Geçen hafta 'nda 'ı anmıştık. İşte toplantı yöneticisi genç nesilden hocamız Ayhan Songar'a ait pek bilinmeyen eski bir yazısını verdi. Makale, nin Haziran 1961 tarihli 25'inci sayısında çıkmıştı. Hocamızın 'yı anlatan, ölüm ve hastalık hakkında görüşlerini açıklayan bu yazısını aynen aktarmak istiyoruz:

PEYAMİ SAFA'YA MEKTUP
Doç. Dr. Ayhan SONGAR

Aziz Peyami Safa, Sevgili Üstad;

Dün akşamdan beri, üç ay kadar evvel beraberce götürüp kabrine koyduğumuz sevgili oğlunuzun, Merve'nin yanındasınız. Sizi kaybettiğimiz günden sonra, sizin için, tıpkı sağlığınızda olduğu gibi, neler söylemediler, neler yazmadılar. "Zavallı Peyami..." bile dediler. Hani 'da değil de Şişli'de olsaydınız uzun uzun konuşurduk. Hiç alınmazdınız böyle şeylere, size "topal örümcek" bile demişlerdi de gülerek anlatmıştınız bana...

Dedim ki... Üstad gitti, artık ne görüşmek, ne de telefon etmek kabil, bari birkaç satırlık bir mektup yazayım, eski hatıraları tazeleyelim. Bakın, ben öyle edip, filozof, romancı falan taraflarınızdan bahsetmeyeceğim, haddim değil. Okuyanlar garipsemesin ama ben sizinle bir meslektaşımı kaybettim. Hekimliğin amatörlüğü olmaz derler, olmasına olmaz ama siz amatör değildiniz ki; tıbbın felsefesini yapardınız. Hani, kaç sene evvel sizinle tanışmamız da öyle olmamış mıydı? Recep Doksat dostumuz hastanızı göstermek için beni çağırdığınızı söylemişti. Hiç unutmam ilk karşılaşmamızı... Milliyet'teki odanızda, masanızın etrafını dolaşıp elinizi uzatmıştınız: "Efendim... Ayhan Bey... Memnun oldum..."

Hasta için bazı şeyler sormuştum da, sizin verdiğiniz izahat üzerine benim söylediklerimi hep hatırlar, beraberce gülerdik. "Meğer ben hasta muayene etmeye değil, konsültasyona gelmişim!..." demiştim o zaman.

İlk kitabım çıktığı vakit heyecanla size getirdim. Şöyle bir baktınız sonra intibaınızı bir kelime ile ifade etmiştiniz: "Berbat!..." Ne yalan söyleyeyim, çok üzülmüştüm o akşam, "acaba neresi berbat?" diye... Birkaç gün sonra Tercüman'da "sinirlerimizle ilgili değerli bir eser" diye bahsettiniz kitabımdan. Hayrete düşüp telefon ettim, "Hani berbattı üstad!" dedim. Meğer kapak kompozisyonunu beğenmemişsiniz, "nedir o kapak" diyordunuz, sonra kütüphanenizdeki birçok aynı konuda yabancı neşriyatı gösterip uzun uzun izahat vermiştiniz. İkinci baskısı nasip olursa sözlerinizi dinleyeceğim, emin olun...

Akıl ve sinir hekimliğinde eski - yeni birçok görüşleri beraberce, iki meslektaş yok yanlış söyledim, yaşlı ve tecrübeli bir hoca ile müptedi talebesi gibi münakaşa ederdik. 'in "" kitabını vermiştiniz bana... Okuna okuna sayfaları yıpranmıştı, üstünde göz nurunuz vardı, ne kıymetli hatıra oldu şimdi…

Karım hastalanmıştı altı sene evvel. Bir türlü iyileşmiyor, hastalığı yenemiyordu. O sıralarda tatbik edilen hastalığını büsbütün azdırdığını siz söylemiştiniz bana. Bir makalede okumuşsunuz. İkinci dünya harbinden sonra böyle flebit vakalarınınım artmasına sebep Penicillin tatbiki imiş. Kestik ve iyileşti idi. Ne geniş kültürünüz vardı, neler bilir, neler okurdunuz. Size "zavallı" diyenler düşünüyorlar mı ki asıl acınacak, hayıflanacak olanlar sizden, sohbetlerinizden mahrum kalan bizleriz...

Sonra neler oldu, değil mi?... Bir gün Merve askere gitti; sonra gene bir gün... Ne sıkıntılı gündü Allah'ım... Erzincan Asker hastanesindeki arkadaşlar telefon ettiler, "Merve'yi kaybettik" diye... Size acı haberi vermek vazifesi de bana düşmüştü. Hani hep anlatırdınız, meşhur fıkradır, askere, bir hemşerimin annesinin öldüğünü alıştıra alıştıra söylemesini emreder kumandanı. O da başlar alıştırmaya; "Baban var mı?... Gardaşın var mı?......Ilh" "Kendimi o saf yerinde gördüm o an..." "Merve hasta imiş... Ama çok hasta imiş..." diye lafa başladım, güya sizi alıştıracaktım aklımca… Ne demiştiniz, pek iyi hatırlayamıyorum, galiba "Anlaşıldı, Merve'yi kaybettik Ayhan bey..." gibi bir şeyler... Sonra gene hekimliğiniz tutmuş, uzun uzun arazları sormuş, ölüm sebebinin ne olabileceği hakkında fikir yürütmüştünüz.

Oğlunun ölümünden bile kendini göstermişti, soruyordunuz: "Tabutunu bayrağa sararlar değil mi?..." Merve'nin Erzincan'dan son uğurlanışında yapılan askeri merasimi teferruatı ile anlattırmış, büyük acınızı bile örten bir gurur ve iftiharla dinlemiştiniz. Ne bilirdik ancak üç ay ayrı kalacağınızı!...

Bir kaç gün evvel size gelmiştim: İlk defa yatakta idiniz. Merve'nin odasında onun yatağında... Garipsedim doğrusu 20'nin üstünde tansiyonunuza zayıf, kupkuru vücudunuza, sık sık kısılan sesinize rağmen size hastalık konduramıyorduk bir türlü. "Kalkın canım" dediniz "neyiniz var ki?..." Kalkıp giyindiniz, geç vakte kadar konuştuk. Hem de ne konuşmuştuk, hatırlarsınız: Artık alışmıştık da, yadırgamıyorduk böyle ağdalı tıbbı mevzuları konuşmanızı.

Bir gün sormuştunuz: "Ölümden korkar mısın?" diye "Şu kapıdan çıktığın anda öleceğini kat'i olarak bilsen acaba korkar, paniğe kapılır mısın?" diyordunuz... Bilmem ki? Korkar mıyım acaba?... Ama siz korkmazdınız, hatta merak ederdiniz "ne var öbür âlemde?..." diye. Bütün şüpheleriniz, bütün meraklarınız tatmin olmuştur artık, biz gelince, bize de anlatırsanız bol bol... O zamana kadar Allah'a ısmarladık sevgili Üstadım, nur içinde yat.

18. Haziran. 1961

2018 Fikriyat. Tüm hakları saklıdır.
BİZE ULAŞIN