Arama

Emin Hoca

ile ilk defa hazırlık sınıfı geçme sınavlarında karşılaşmıştım: Kur'an-ı Kerim sınavı için kendisini güç bela dekanlık binasında bulduğumda yüzünden hiç eksik olmayan tebessümüyle 'Naim (Süleymanoğlu) halter kaldırıyor, onu izliyorum, birazdan gelirim' demişti. Üniversitede karşılaştığım ilk hocanın halter heyecanı pek hoşuma gitmemişti doğrusu. Lakin dikkatimi daha çok çeken ise hocanın yüzündeki tatlı tebessüm, samimiyet ve 'babacan' tavrı idi. Biraz sonra neşeli bir edayla geldi, sınavı yaptı, gönlümde hocaya karşı bir muhabbet duygusuyla ayrıldım.

Belki bir çok talebesi gibi benim için fakülte hayatının en kıymetli kazancı her dönem Emin Hoca'dan ders almak idi. Hocanın sadece derslerini takip etmiyorduk, ders dışında da olabildiğince hoca ile olmaya gayret ediyor, konuşmalarına ve sohbetlerine gidiyorduk. Hoca'nın odası bir dergah idi bizim için. Derslerde bitmeyen konular odasında sürer, hoca keyifle anlatır, farklı kaynaklardan süzülmüş bilgilerin bir ana fikir ekseninde yorumlanışını hayranlıkla izlerdik. Bilginin ne büyük bir haz, bilgiyle yaşamanın ne büyük lütuf olduğunu hocada görürdük. Fakülte yıllarında hocalarımızın ders dışında talebelerine ayırdıkları vaktin ne kadar kıymetli olduğunu ancak hoca olduğumda fark edebildim.

Herhangi bir unvanın –bilhassa akademik olanın- pek muteber bir şey olmadığını Hoca'da fark etmiştim. Hoca Mevlana'dan İbnü'l-Arabi'ye, Cüneyd-i Bağdadi'den Hallac'a, Necmeddin Kübra'ya, Muhammed İkbal'den Nureddin Topçu'ya bir çok kişiden söz eder, söylediği her kişiyi ve düşünceyi takibe çalışırdık. O dönem okuduğumuz yazarların önemli bir kısmında hocanın rehberliği vardı. Rene Guenon hakkında söylediği birkaç söz bir ekolün kapısını aralamıştı bana. Hocanın anlattığı hikayeler, yorumladığı sözler ve düşünceler, daha sonra sohbetlerimizin ana konusu haline gelirdi. İki kadim dostum Abdullah Kartal ile Kamil Tiftik Uludağ İlahiyat'tan hocanın dolaylı talebeleri idi. Hocanın söylediği hemen her şeyi onlara aktarırdım. Bir keresinde –galiba Kamil söylemişti- sıradan bir sohbetin ardından 'Bu hafta Emin hoca yok muydu yahu?' demişti: gerçekten hoca o hafta yurt dışına gitmişti.

Hocanın mümeyyiz vasıflarından birisi herhangi bir konuyu olabildiğince geniş bir çerçevede ele alabilme kabiliyeti idi. Herhangi bir konudan söz ederken öyle bir perspektifle meseleye yaklaşırdı ki başka türlü düşünme imkanı yoktu zannederdiniz. Hocanın zihin dünyasında Nurettin Topçu ile Mahir İz'in özel bir yeri vardı. Kendinden dinlediğim kadarıyla, her iki hocasının üsluplarının Emin Hoca'da bir araya geldiğini düşünürdüm: ciddiyet, sorumluluk sahibi ve dert insanı olmak ile zevk-i selimin eşlik ettiği bir marifet ve heyecan ile hayatın manasını ve güzelliğini idrak etmek! Emin Hocanın derin tebessümü Mahir Bey'i, o tebessümün sakladığı titizliği ise Topçu'yu aklıma getirirdi nedense.

İbnü'l-Arabi ve Konevi üzerindeki ilgimin şekillenmesinde hocanın etkisi olmuştu. Anlattığı birkaç menkıbe ve aktardığı sözlerin ardından 'Muhyiddin tasavvufun matematiğini yazdı' dediğinde İbnü'l-Arabi hakkındaki çalışma arzum aşağı yukarı şekillenmişti. Mustafa ve merhum Selçuk Eraydın Bey'i hoca vasıtasıyla tanımıştık. Hoca bazen Tahralı Bey'in yüksek lisans ve doktora derslerine misafir gelir, iki büyük hocanın sohbetinin tadına doyulmazdı.

Hocanın din anlayışı tasavvufu merkeze alan bir din anlayışı idi. Velilerden, ariflerden, kamil insanlardan söz eder, menkıbeler anlatır, karşılaştığı hadiselerden söz ederdi. Anlattığı insanları öyle bir kıymetle anlatırdı ki neh kamillerden söz ediyor diye düşünürdüm. Muzaffer Efendi, Aziz Efendi'den söz ederdi. Bir keresinde hocayı dinlerken aklımdan söyle geçirmiştim: Bir gün hoca hakkında yazı yazmaya niyetlenirsem 'Sana Kuran'ı sıkıntı çekesin/bedbaht olasın diye indirmedik' mealindeki ayet-i kerime üzerinden yazarım. Hocanın din anlayışı ve anlatımı bu ayet-i kerimenin yorumu sayılabilirdi: Hoca dindarlığı bir külfet ve sıkıntı olarak değil –ki tasavvufa yöneldiği nokta tam da burası idi- bir aşk, iştiyak ve zevk meselesi olarak görüyordu. Kendisine dönük bazı eleştiriler de bu yaklaşımdan ortaya çıkacaktı. Din insana gelen ilave bir yük ve külfet değil, onun gönlünü ve zihnini açan, onu daha zevkli, daha huzurlu ve daha verimli hale getiren bir hayat tarzı idi. Hocaya göre iman insanın kendisiyle barışı kadar tabiat ve öteki insanlarla da barışı demek idi. İnşirah suresinde buyurulduğu gibi dindar olunca 'sırtımızdaki yük' kalkmalıydı.

Hoca bir dert adamıydı: Süleyman Çelebi'nin 'ehl-i derdin sohbetine mahrem et' duasını pek severdi. İnsan olmanın dert sahibi olmak anlamına geldiğini fark ederdiniz hocanın sohbetlerinde: Yol yordam bilmek ve üsluba dikkat, o dönemde hocalarımızın hepsinin ortak meselesi idi. Emin Hoca 'taşlık yerlerde kök salabilen incir ağacı' örneğini verdiğinde ne demek istediğini hemen anlardınız. Bir ağaç sabırla ve usulce taşa bile kök salabiliyorsa, üslubu bilince hakikat de her insana ulaştırılabilir.

Hocanın bir sözünü Allah'a iman ve Peygamber aşkı üzerine kurulu tasavvuf anlayışının neticesi sayarım: Muhterem esleri kaza namazlarını kılıp 'Hoca! Bugün Allah'a borcumu bitirdim' dediğinde 'Kulun Allah'a olan borcu biter mi?' diye cevap vermiş hoca! Allah'a borcumuz hiç bitmeyecek, çünkü o ödemek üzere yazılmadı üzerimize. Borcun karşılığı sadece teşekkür ve marifettir. Lokman'a verilen hikmet de bu değil miydi? Hikmete ulaşmanın delili varlığa teşekkür ve tebessümle bakabilmektir. Allah-kul arasındaki bu borcun mahiyetini hiçbir zaman öğrenemeyeceğiz. Belki Allah'a dönünce olanı ve olmayanı anlayacağız, ölümle birlikte bu rüyanın tabirini öğreneceğiz.

Makamın âli olsun muhterem hocam!

Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubu’na aittir. Kaynak gösterilse veya habere aktif link verilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir bölümü kesinlikle kullanılamaz.
Ayrıntılar için lütfen tıklayın.
2019 Fikriyat. Tüm hakları saklıdır.
BİZE ULAŞIN