Arama

Bülent Ağabey hakkında

Bülent Ağabey hakkında

Bir sohbette söz döndü dolaştı, Yunus'un su mısraına geldi: 'Dövene elsiz gerek, sövene dilsiz gerek, derviş gönülsüz gerek, sen derviş olamazsın.' Bu şiiri okurken üzerimde birkaç yönden baskı hissediyordum. Kendi adıma pek yapamadığım yüksek bir ahlaktan söz etmenin baskısını hissetmemek mümkün değildi. Söylediklerimiz ile yaptıklarımız arasındaki çelişki neredeyse bir meslek sorunu haline geldi. Bundan söz etmeyeceğim. Fakat en az bu kadar mühim bir mesele biz Müslümanların ideal ahlak üzerinde verdiğimiz örneklerin hemen hepsinin asırlar öncesinden verilen örnekler olmasıdır. Bilim, teknoloji, sanat, düşünce gibi modern hayatın birçok alanında 'geride kalmış' olmak anlaşılır görülebilir fakat Müslüman cemaatin ahlaki hayat için yaşayan örneklerden yoksun olması izah edilebilir bir durum değildir. Böyle düşünceler altında şiiri okuduğumda Bülent Abi engin zarafetiyle; "Ekremciğim! Bir hikâye anlatayım." dedi. Ben de; "Buyurunuz abi!" dedim, şöyle bir hikâye anlattı: "Bir gün vapurda bir delikanlı ile karşılaşmıştım. Herhalde birisiyle kavga etmiş, kolunda sargılar vardı. Etrafında birkaç arkadaşı ona bir şeyler anlatıyor, intikam almak üzere teşvik ediyorlardı. Ben de kendisine yaklaştım, merhabalaştık, sonra sohbete başladık. Sohbetin bir yerinde kendisine şöyle dedim: 'Evlat! Koluna bu işi kim yaptı bilmiyorum ama sana tavsiyede bulunayım: Akşam bir kilo baklava al, kavga ettiğin insanın evine git, helalleşin, birbirinize sarılın, şeytanı çatlatın.' Bu sözleri öyle bir rahatlıkla anlattı ki, gayr-i ihtiyari 'Abi! Gerçekten öyle mi dediniz?' dedim. Bülent Abi daha büyük bir nezaket ve tevazu ile 'Evet Ekremciğim, sen bize böyle anlatıyorsun ya!' dedi. Ağızımdan hayretle şöyle bir söz çıktığını hatırlarım: 'Evet abi de ben öylesine söylemiştim.' Yunus'un şiirlerinde anlattığı yüksek ahlakın geçmiş bir zamanda değil hâlihazırda Müslüman cemaat içinde yaşadığının belki de pek çok örneğinden birisiydi. O zaman daha iyi fark ettim ki bir düşünce ve ahlak, özellikle dindarlık yaşayan insan varsa anlamlı olabilir.

'den bir menkıbe anlatıyordum. Menkıbe namazın anlamı ve insana kazandırdığı diğergamlık, paylaşma, marifet ve yüksek ahlakla ilgiliydi. Menkıbeye göre Cüneyd-i Bağdadi bir gün çarşıya gelince çarşıdaki dükkânların yandığını görmüş! Dükkânların çoğu yanmış, fakat Cüneyd'in dükkânı yanmamıştı. O da 'el-hamdü-lillah' diyerek gayr-i ihtiyari bir tepki vermiş. Bir anda ne yaptığını fark etmiş, tövbe etmiş, herkesin başına gelen sıkıntıya mukabil sevinmesine üzülmüş, kıldığı otuz yıllık namazı kaza etmiş. Bu hikâyenin Müslüman cemaat arasındaki kardeşlik ruhunu ifade etmek üzere anlatıldığını düşünürdüm. Başka bir ibadeti değil de namazlarını kaza etmesi de çok anlamlı gelirdi bana. Namaz insana kardeşlik, fedakârlık, cemaatle bir olma düşüncesi kazandıran temel ibadettir. Demek ki Cüneyd bunca senedir kıldığı namaza rağmen kendini cemaatten ve onların üzüntüsünden ayrıştırınca, namazını makbul saymadı. Belki benim yorumum da doğrudur. Fakat daha iyi bir yorumu Bülent Abi'den dinlemiştim. Menkıbeyi anlattığımda Bülent Abi şöyle demişti: 'Cüneyd-i Bağdadi bunca zaman Fatiha suresinde 'din gününün sahibi' ayetini okumuşken hala 'benim dükkânım var' diye düşündü diye namazını kaza etti.' Bu yorum kelime-i tevhidin en ileri yorumlarından birisi olan 'mülk Allah'ındır, insan emanetçidir' düşüncesinin neticesiydi; hiç kuşkusuz benim söylediğimden daha yüksek bir anlamdı.

İlahiyat alanında çalışma alanımı metafizik düşünce olarak ifade ederim: Başta İbnü'l-Arabi ve Sadreddin Konevi olmak üzere kendilerine kadar gelen dini düşünce geleneğini bu maksatla takip ederim. Müslüman metafizikçilerin hakikati 'olduğu hal üzere bilmek/idrak' uğruna verdikleri ahlaki ve entelektüel mücadelenin izleri İslam düşüncesinin en verimli literatürünü ortaya çıkardı. Bu düşünce geleneğine göre hakikati olduğu hal üzere bilmenin en büyük engeli insanın kendisidir: alışkanlıklarımız, vehimlerimiz, korkularımız, beklentilerimiz, nesneleri ve hadiseleri 'olduğu hal üzere' görmek yerine taraflı ve bencilce görmeye yol açan şaşılığı ortaya çıkartır. Bu nedenle hakikate yaklaşmak, adet ve alışkanlıkların bir ürünü olan sınırlı benlikten uzaklaşmaya bağlıdır. Dinin maksadı da öyle bir idrake yaklaşabilmek için hakikate perde teşkil eden arzularımız ve vehimlerimiz ile araya mesafe koymayı bize öğretmektir. Hz. Musa'nın diliyle söylenen 'Rabbim! Bana kendini göster, sana bakayım' mealindeki ayetinden söz ederken henüz fark etmediğim bir bağlantıyı Bülent Abi bana hatırlatmıştı: Ayet-i kerime insanın Hakkı görme arzusunu anlatan ve metafizik düşünceye istikamet veren bir ayet-i kerimedir. Allah Hz. Musa'nın talebine 'Beni göremeyeceksin' dedi. Bülent Abi 'Hz. Peygamber'in 'Rabbim! Bana eşyanın hakikatini göster' duası ile ayet-i kerime aynı şeyden söz eder' demişti. Gerçekten hadis-i şerif ile ayet-i kerime arasında irtibat vardı: Metafizikçilerin yorumunda eşyanın hakikatini öğrenmek ile Hakkı görmek aynı şey idi; çünkü eşyanın hakikati bu anlamıyla Hakkın kendisi idi. Hz. Musa'nın doğrudan dile getirdiğini Hz. Peygamber İslam'ın ana karakterini temsil eden tevazuun (kulluk dili) iktiza ettiği sırlı ve örtülü bir dille anlatmıştı.

Şu sözü kendisinden çok duymuştum: 'Herkes Allah'ı arıyor, ben ise insanı arıyorum.' Bu söz aslında bir tasavvuf deyimidir; insan olmadıkça ve insan ahlaklı varlık olarak kendini tanımadıkça (tahalluk ve tahakkuk) Allah üzerinde konuşmak bir mana ifade etmeyecektir. Bu deyim, Bülent Abi'yi tanımama vesile olan merhum Şevket Demirci'nin (Şevket Usta) ahlakını özetleyen 'Sen iyi, ben iyi (Nasılsınız? sorusuna böyle cevap verirdi.)' ile 'Sen zahmet etme, biz seni severiz.' şeklindeki sözleriyle zihnime yer etmişti. Şevket Usta'nın Melamet ahlakındaki yüksek samimiyet ve sahicilik ilkelerini vurgulayan cümleleri günlük hayatta mütekabiliyet ilişkisinde tükettiğimiz bizi yoran bir duygunun yüksek ahlaka nasıl dönüşebileceğini anlatıyordu: İyiliğimiz ve salah-ı halimiz ümmetin iyiliğine bağlı olduğu kadar sevmek ancak mütekabiliyet ilişkisinden bağımsızlaştıkça (mütekabiliyet aradığımız sürece ahlaktan ve sevgiden değil, ticaretten söz edebiliriz.) 'muhabbet' adını alabilir. Belki hayatın en zor işi mütekabiliyetten kurtularak bağımsız bir ahlaki eyleme ulaşabilmektir. Bu konuda zorluklardan söz ettikçe aklıma aynı ortamda tanıma imkânı bulduğum merhum Osman Ceylan hocanın latifelerini hatırlarım: 'Hocam zorlaştırma!' derdi ve eklerdi: 'Rabbim lütfuyla, keremiyle asan eyler.'

Dün Bülent Abi'yi dar-ı beka'ya uğurladık. Yüksek ahlakı Allah'a olan aşkının bir tezahürü idi. Allah aşkını kelime-i tevhidin sonundaki ifadeyi 'illa ki Allah' diye tabir eden Bülent Abi'ye, kendisinden önce Hakk'a kavuşan Şevket Usta ve Osman hoca ile birlikte, sonsuz rahmet diliyorum. Makamları yüce dereceli âli olsun.

Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubu’na aittir. Kaynak gösterilse veya habere aktif link verilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir bölümü kesinlikle kullanılamaz.
Ayrıntılar için lütfen tıklayın.
2019 Fikriyat. Tüm hakları saklıdır.
BİZE ULAŞIN