Arama

niçin eleştirilir: Nefsi hesaba çekenleri sigaya çekerler!

Tasavvuf niçin eleştirilir: Nefsi hesaba çekenleri sigaya çekerler!

Din bilimlerinden hiç biri kadar eleştirilmedi: Tasavvuf bilhassa normatif geleneği temsil eden bilimlerce sübjektif bir yönelim ve ilim olmaktan daha çok 'hal' sayılarak bilim alanının dışında tutuldu. Bunun anlamı lerin dinin ahlak bahisleri ve metafizikle ilgili görüşlerinin herhangi bir geçerliliği ve değerinin bulunmaması demekti. Bu bakış açısıyla tasavvuf en iyimser yorumla bile, öznel yorumlarıyla (işaret) dini düşünceye hoş bir tat ve güzellik katan bir şiirsellik sayıldı. Bazı lar tasavvufun ve terbiyesiyle ilgili görüş ve uygulamalarını abartılı bularak eleştirdi. Tevekkül, rıza, fena, beka gibi tasavvufi hayatın maksadını anlatan makamlar abartılı görüldüğü gibi inziva, riyazet, mücahede, zahitlik gibi yöntem kavramları da dışı olabileceği iddiasıyla itham edildi. Hadisçiler tasavvufu ayinlerdeki uygulamaları sebebiyle bidat sayarken –gerçi hadisçiler herkesi bidat ehli saymaya mütemayildi- normatif gelenek tarafından '' ile suçlandı. Şeriat kuralları dikkate alınınca 'ibahilik' ağır bir ithamdır: dinin tümünü reddetmek veya en azından hükümlerini küçümsemek demekti.

Halbuki böyle eleştirilerin ve suçlamaların cevabı herhangi bir şekilde verilebilirdi: Cevaplanması çetin olan eleştiriler bizzat sufilerden gelmişti. Sufiler tasavvufu öyle şiddetle eleştirdiler ki insanın böyle eleştirileri makul sayması güçtür. Tasavvuf tarihini iki bölümde mütalaa edenlere göre birinci dönem 'tasavvufun adının yok kendinin var olduğu' dönem idi. İkinci dönem ise tasavvufun kendisinin yok lakin adının var olduğu dönemdi: 'Kendi gitti adı kaldı yadigar' denilecek bir durum vardı ortada. Bir disiplinin kendini böyle şiddetle eleştirdiği başka bir örnek bilmiyorum. Bu eleştiriye denk sayılabilecek başka bir eleştiri örneği daha bulabiliriz. 'Çadırlar mahallemin çadırları, lakin çadırdakiler mahallemin kadınları değil!' 'Çadır' lafız ve kurumsal yapılar iken çadırlarda bulunmayan mahallenin kadınları ise mana ve hakikattir. Lafız aynı iken mana değilmiş ve hakikat kaybolmuştu.

Peki tasavvuf niçin böyle insafsızca eleştirilir? ' yani nefsi hesaba çekmekten sistematik bir yöntem devşirerek ahlaki yetkinleştirmeyi hedefleyen tasavvuf hangi gerekçeyle hem dışarıdan hem içeriden sürekli 'sigaya' çekildi? Kanaatimce bunun cevabını bulmak güç değildi: Her şeyden önce tasavvuf din bilimleri arasında en açık ve güçlü iddialara sahip bir disiplindir. Bir bilimin böyle açık iddialarının olması onu tartışılır hale getiriyor, bunda kuşku yok! Hem sahicilik ve samimilik sınavı, hem yönteminin doğru olduğunu ispat imkanı vermek demektir bu! Başka hiçbir dini bilim veya disiplini tasavvuf kadar maksadını açık bir şekilde ifade edemedi; haddi zatında tasavvuf ile karşılaştırıldığında onların bir maksadından söz etmek mümkün de değildi. Din bilimlerinin maksadı tasavvufa göre oldukça mütevazi idi: görevlerini yerine getiren bir mükellef olmanın ötesinde insanın maksadı ne olabilirdi ki? Ne külli bir bilgiye varmak, ne hakikate ulaşmak iddiası ne herhangi bir şekilde maddi veya manevi iktidar devşirmekten söz edildi!

MAKSATTAKİ DEĞİŞİM: YÜKÜMLÜ İNSAN VE KAMİL İNSAN!

Din bilimlerinin insana gösterdiği bir hedef vardı: Sorumlulukları yerine getirerek uhrevi hayatta Allah'ın rızasına ermek, Allah'ın beğendiği mütevazi bir kul olabilmek! Sufiler ise dikkatlerini öteki hayat kadar hali hazırdaki hayata çekerek Allah'ın karşısında 'huzur mea'l-Hak' dedikleri bir idrak düzeyiyle ömrün mamur kılınmasını istediler. Onlar dinin insanın dünya hayatında ulaşabileceği saadet ve kemalden söz ettiğini kabul ettiler. Dinin maksadı sayılan 'kemal', velayet ve Hakka vuslat gibi kavramlar altında toplanabilecek alt kavramlarla izah edilir.

İnsan her neyi talep etmiş ve neyin peşinde koşmuşsa, söz konusu maksat ile o talep arasında irtibat kurulmuştur. İnsanlar en çok güç ve iktidar peşinde koşarak yeryüzündeki varlıklarını tahkim etmek istemişlerdir. Tasavvuf insanın bu duygusunu ve bunun ekseninde oluşan arzu ve korkularını dikkate alarak nefs terbiyesini şekillendirmiştir: insanın peşinden koşabileceği iktidar 'acizlik ve yoksulluktan iktibas edilen iktidardır.' Mutlak acizlik ve Hakka sığınmak insan için olabilecek yegane 'iktidar' imkanıdır. 'nin 'Yunus kapında kuldur sultandan içerü' diye kulluk ile padişahlığı kıyas ettiği yer burasıdır. Öte yandan insan ölümsüzlüğü ister; bilinebilen en eski metinlerden birisini teşkil eden Gılgamış Destanı'nda ana fikir ölümsüzlüğü arayan insanın trajedisidir. Dünyadaki iktidarın her türüne ulaşan insan neticede bununla tatmin olmayacak, sonsuzluğu ve ölümsüzlüğü arayarak yolculuğuna devam edecektir. Tasavvufun en ayırıcı özelliklerinden birisi insandaki sonsuzluk arayışını ve arzusunu doğru yorumlamış olmasıdır. Bu meyanda tasavvufun ana kavramlarından birisi haline gelerek insanın ölümsüzlüğe varmasını anlatır. Yunus'un 'ölen hayvan imiş aşıklar ölmez' derken işaret ettiği budur: ölümsüzlük imandır! Ab-ı hayat ise ahlak ile ulaşılabilen marifet ve iman ile özdeşleşerek insanın tabii bir talebinden Allah'a varmasını temin eder. İnsan yeryüzünde hakikati bulmak-bilmek ister! Bizi başka bir şey durdurmaz, mutlaka görmeliyiz! Tasavvuf mutlak hakikati görmekten söz eden pek çok kavram kullanmışlardır. Bu itibarla onlar Hakkı görmeyi kabul ettiler mi etmediler mi, bundan emin değiliz: Fakat tasavvufun maksadı en nihayetinde Allah'ı görmek demektir. Bu öyle güçlü bir taleptir ki, sırf bu sebeple onlar ölümü bile iştiyakla arzulamışlardır.

Bu ve benzeri nedenler tasavvufu tartışılabilir hale getirdi: Bu eleştiriler 'sahte' ile 'hakiki' olanın belli olmasına katkı sağladığı için kimsenin kınanmasına gerek yoktur! Bir hayat için bir ömür tüketilen dünyayı elinin tersiyle itenlere eleştiriler zarar vermez.

2018 Fikriyat. Tüm hakları saklıdır.
BİZE ULAŞIN