Arama

Buğday

Bir üzerine yazı yazmak adetim değil! Lakin bu kez durum farklı! 'nun 'ı film olmanın ötesinde dini düşüncenin bazı sorunlarına atıf yapan bir film. Bu nedenle onun hakkında yazı yazmak, meslekî bir konuda yazmak gibi geldi bana! Fikriyat'ta daha önce yazdığım iki yazı da filmle ilgili sayılabilir; bu yazıda ise filmde dikkatimi çeken birkaç hususa değinmek istedim.

Film dünyanın karşılaşabileceği büyük bir sorundan –veya sorunlardan- hareketle toplumsal olan ile (buğday; beslenme) ile bireysel olan (kendini tanıma) ilişkisine dikkatimizi çekerek tercihini bireysel olanın asliliği olarak sarahatle ifade ediyor. Hemen her alanda dahilî sorunlara enerjisini tüketen –ve belki bu nedenle sorunlarını sürekli çoğaltan- bir ülkede bir insanlık meselesini ele alabilmek, takdire şayan bir teşebbüs geldi bana. Yakın bir gelecekte bugün tartıştığımız konuların büyük kısmı bambaşka sorunlara yerini bırakacak; yeryüzü yaşanabilir yer olmaktan çıkacak, içtiğimiz sudan, soluduğumuz havadan, yediğimiz besinlerden mahrum kalacak insanlar. Avrupa entelektüel hayatı uzun süredir bu meseleleri ciddi şekilde tartışıyor. Ülkemizdeki düşünce hayatının sorunlarından birisi evrensel sorunları konuşan-tartışan bir entelektüel geleneğin yoksunluğu. Sadece Türkiye'nin değil, dünyasının da güncel sorunlarından başını kaldırarak ısrarla ve inatla evrensel insanlık sorunlarını konuşması, büyük bir ehemmiyet arz etmektedir. Unutmamak gerekir ki İslam bir yeryüzü dinidir ve olmak "evrensel" düşünmek demektir. Filmin böyle bir sorundan hareket edebilmesi tebrik ve teşekkürü borca dönüştürdü.

YUNUS'TAN HZ. MUSA VE HZ. HIZIR'A: BUĞDAYI ARARKEN BEN'İ BULMAK

Filmin teknik özellikleri üzerinde konuşabilecek ehliyetim yok! İlgi alanıma giren bahis, buğday- hikayesinden -ki filmde himmet yerine nefes (?) denmiş- mülhem başlayan bölüm. Tohum bozulmuş, toprak zehirlenmiş dünyada soruna çözüm aramak üzere yola çıkan bilim adamı aynı sorun üzerinde teori geliştirmiş fakat şehri terk etmek zorunda kalmış başka bir bilim adamının peşine düşüyor. Emre'nin hikayesine göndermeyle başlayan yolculuk (buğdayı aramak) daha sonra ve hikayesine dönüşerek başka bir noktaya varıyor: Hz. Hızır'ı ararken Hz. Musa'ya eşlik eden genç, azıkları olan balık, balığın "denizde yolunu bulması" gibi hadiseler ile yolculuk süresinde ortaya çıkan üç hadise 'deki anlatıma yakın bir şekilde tasvir edilmiş! Bu arada Hz. Musa'nın yanan ağacı görmesini eklemek lazım! Hz. Hızır'ın Hz. Musa'ya söylediği 'benimle olmaya sabredemezsin' sözüyle başlayan yolculuk, zahir-batın mütekabiliyetine dayanan üç hadisenin anlatımı ile devam ediyor. Geminin delinmesi (filmde sandalın batırılarak kahramanların kendi hayatlarını kurtarması), biraz belirsiz bırakılan çocuğun öldürülmesi (çocuk kahramanı yoldan çıkaran hayali biriymiş gibi anlatılmış) ve duvarın onarılması (o da tam anlaşılmıyor) gibi hadiseler bağlamından kopuk ve yoğun bir şekilde anlatılmış! Dolayısıyla üç hadise ile talibin kendisini tanıması ve nefsinin yetkinleşmesi arasındaki irtibatı anlamak pek mümkün olmadı.

Filmde tebessüm etmeye yol açan bir sahneyi de zikretmek lazım: Dergâha girerken şeyhin türbesini selamlama tarzı! Bunca hadise yaşanıp dine dair hiçbir somut izin kalmadığı bir yerde (teyemmüm vardı gerçi) türbeyi selamlamak garipti.

BİREYSELLİK VE TOPLUMSALLIK-TÜMELLİK: KENDİNİ TANIYAN İNSAN BUĞDAYI UNUTACAK MI?

Filmde ele alınan sorunların ikisi ciddi bir "dini düşünce meselesi" olarak tartışılmayı hak ediyor: Bunlardan birisi daha çok tasavvufa mahsus iken öteki hem tasavvufu hem genel anlamda İslam düşüncesini ilgilendirir. Tasavvufa mahsus sorun Hızır'ın insanın kendini tanımadaki yeriyle ilgili! Filmde bu şahıs tasavvuftaki mürşidin rolünü üstlenmiş. Bu durumda iki bilim adamının ilişkisi mürşit-mürit ilişkisi olarak görülebilir. Böyle ise şu soruyu sormak lazım: Hızır-Musa hikayesi bir tarikat yolculuğu hikayesi olarak yorumlanabilir mi? 'Sen benimle yolculuğa tahammül edemezsin" herhangi bir mürşidin bir müride söyleyebileceği bir cümle olabilir mi? Filmdeki sorunlardan birisi Hızır-Musa hikayesini tarikata intisap gibi ele alarak mürşidin rolünü Hızır'ın rolüyle özdeşleştirmede kendini gösteriyor. Bu durumda zahir-batın ilişkisini bir karşıtlık ilişkisi şeklinde görürsek –yolculukta tahammül edilemeyen budur- ve tarikatın din ve hayat içindeki yeri bambaşka bir noktaya varır. Daha önemlisi tasavvuf takip edilebilecek bir ahlaklanma yolu olmaktan çıkarak bir ütopyaya veya en azından olabildiğince seçkinci bir yola dönüşür. Tasavvufa ilgi duyan insanların bir bölümüne makul gelebilecek böyle bir yaklaşım tasavvufun tarihsel tecrübesiyle bağdaşmıyor, bunu belirtmek lazım! 'Mürşit ve Hızır' ilişkisi meselesini başka bir yazıya ertelemek üzere burada bırakalım:

İkinci mesele ise toplumsal olan ile bireysel olanın sınırlarını belirlemede kendini gösteriyor: İnsanlık için bir çare arayan bilim adamı kendini tanıma sürecinde ilk sorunu unutacak veya ihmal edecek midir? Yunus'un buğday hikayesine dönersek, 'buğday mı himmet mi?' sorusunun doğru cevabı neydi sahi? Yunus buğdaya karşılık kendisi için 'himmeti' tercih etseydi dergahında ne bulabilirdi? Hz. Musa yanındakilere ateş aramak üzere gittiği yerden ailesini unutarak mı döndü? Buradaki sorun bireysellik ile tümelliğin veya toplumsallığın nerede kesişip nerede ayrıştığını tespitte odaklanıyor. Günümüzde Müslümanların yaşadıkları toplumlarla ve meslekleriyle sahih bir ilişki kurmalarının önündeki ciddi engellerden birisi bu sorunun cevabını tam olarak bilmeyişleridir: bir biyolog, bir fizikçi, bir kimyager vs. tabiatı araştırırken hangi saik ile hareket edecektir? Filmden bağımsız olarak şöyle düşünebiliriz: Kanseri araştıran Müslüman bir doktor araştırmasının bir yerinde nefsinin de bir tür kansere (mesela kibir) yakalandığını fark edip tezkiye-i nefs yoluna yönelse, kanserle ilgili araştırmayı gereksiz mi görecek?

Bu sorunun cevabını bulabilmek için Grek felsefesinden Helenistik döneme, oradan dini felsefelerin ortaya çıkışına kadarki süreçte aklın işlevini hatırlamak gerekiyor. Bu süreç üzerinde araştırma yapanların bir kısmı dini felsefeler ile felsefelerin çevresinde gelişen mistik eğilimli hareketlerin bireysellik ve içe kapanma tavrını eleştirmiş, içe kapanmayı 'atıl akıl' ürünü sayarak sahih düşüncenin deformasyonu kabul etmişti. Bu iddianın doğruluğu yanlışlığı bir yana, İslam'da da tasavvuf benzer eleştirilerden nasibini almıştır. İnsanlar dünyayı imar edecek düşüncelerin peşinden giderken tasavvuf 'gönül imarı' denilen belirsiz ve sübjektif bir serabın peşinden giderek hayattan kaçmıştır. Tasavvufa yönelik eleştirilerin başında bu gelir.

Filmdeki en ciddi problem bu sorunun cevabının arandığı noktada tezahür ediyor: kendisini götürmeye gelen kadın 'artık gıda sorunu çözüldü' deyip de kahraman onun yüzüne 'önemsemez' bir edayla baktığında film ciddi bir çıkmaza girdi. Buğdayı bulmak için harcanan bunca emekten sonra sorunun çözülmüş olması bir değer ifade etmiyordu! Acaba film bize tam olarak bunu mu diyor: İnsanların yaşadığı açlık, çevre ve iklim sorunları, felaketler vs. "bireysel" olanın yanında araştırmaya değer sorunlar değil midir? Bu film vesilesiyle tartışılması gereken esas konu budur: bireysellik ve toplumsallık ilişkisi!

Kişisel kanaatim dinin -ve tabii ki tasavvufun- bireysel olan ile toplumsal ve tümel olan arasında güçlü bağ öngörerek her iki sorunu ciddiyetle dikkate aldığıdır. Müslümanların büyük kısmı sorunun toplumsal kısmını normatif geleneğin (fıkıh-kelam) ele aldığını düşünür. Fakat bu eksik bir değerlendirmedir: Tasavvuf bireysel olan ile toplumsal olan irtibatını dikkate alarak şehri terk eden zahitleri şehre, hatta çarşıya-pazara döndürmeyi zorunlu gördü. Bu meyanda tasavvuf Hz. Musa'nın, 'in ve en nihayetinde (sav)'in izinde bir erdem şehri () kurmanın imkânını arayan bireysel-toplumsal bir ahlak harekettir.

Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubu’na aittir. Kaynak gösterilse veya habere aktif link verilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir bölümü kesinlikle kullanılamaz.
Ayrıntılar için lütfen tıklayın.
2019 Fikriyat. Tüm hakları saklıdır.
BİZE ULAŞIN