Arama

Tarih tekerrür mü ediyor (II)

Tarih tekerrür mü ediyor (II)

Birinci Dünya Savaşı öncesi ve günlerinde Arap liderlerinin 'ye olan bu aşklarını ve hesapsızca her şeylerini ona teslim etmelerinin altında yatan ana sebepleri az çok tahmin ediyor veya biliyoruz. Bunlar İngiltere'ye neden bu kadar bağlandılar o gün için bir soru idi ama bugün artık bunun sebepleri bilinmektedir. Araplar diğer Batılı devletlerden daha çok neden İngiltere'yi tercih edip öne çıkardılar? 'in gerçekten Britanya hakkında söylediği gibi büyük bir İslam Devleti miydi?

Her ne olursa olsun o günkü Arap liderlerinin yaptıkları ne İslâm'a sığar ve ne de Arap kavmiyetçiliğine… İslâm'a göre hiçbir Müslümanın kardeşi aleyhinde onun düşmanı ile ittifak kurup yardımlaşması asla caiz ve mümkün olmadığı gibi, Arap milliyetçiliği açısından da mesele değerlendirilecek olursa kendilerinin düşüncelerine, ortaya koydukları bu milliyetçilik düşüncesine ve insanları davet ettikleri düşünceye asla uymadığı gayet açıktır. Yalnız burada son derece açık bir husus vardır ki o da İngiltere'nin Araplara büyük vaatlerde bulunduğu, onlara mavi boncuk dağıttığı gibi, bu arada başkalarıyla da irtibatlar kurup bütün bölge insanlarını küçük parçalar hâlinde tutarak onları yiyip bitirmek istediğidir. Bu durum o günkü zavallı prens ve kabile reislerinin gafletlerinden kaynaklanmaktaydı. Ama ne olursa olsun İngiltere'nin asıl hedefi Osmanlı Devleti'ni yıkmak, Arapları Türklerle birbirine kırdırmaktı.

Bütün bunlara ilaveten de Şerif Hüseyin ile bütün ilişkilerini iyice sağlamlaştırmışlardır. Onu Osmanlı Devleti'ne karşı savaşmaya teşvik etmiş, vadettikleri bazı şeyler karşılığında da kendi yanlarında yer almasını istemişlerdir. İngiltere güttüğü siyaset gereği olarak yalnız bir taraf ile ilişki kurmuyordu. Birçok kimse ile ilişki kurduğu gibi Necid bölgesini elinde tutan ile de irtibatlar kurarak ona hilafeti teklif etmiş ve bu konuda onunla 26 Aralık 1915 tarihinde bir anlaşma akdetmişlerdir. Bu anlaşmada Britanya yani İngiltere, Abdülaziz Âl-Suud'u, Necid, Lahsa, Katif ve buraların sahillerinde emir olarak tanımayı kabul etmişti. Ayrıca bu bölgelerine ve topraklarına dışarıdan herhangi bir saldırı ve tecavüz olursa onu ve ülkesini koruyacaklarına dair de söz vermişlerdi. Buna karşılık da Abdülaziz İbn Suud, bütün gücüyle Britanya'nın yanında olacağını, onun yapacağı her türlü nasihati dinleyip kabul edeceğini; onların dışındaki yabancı devletlerle asla ittifak kurmayıp bundan kaçınacağını bu konuda söz verdiği gibi, İngiltere hükümetinin rızası olmadan başka hiç kimseye kendi ülkesinde bir imtiyaz vermeyeceğini de kabul etmişti. Aynı şekilde Abdülaziz İbn Suud, Kuveyt, Bahreyn, Katar, Umman ve diğer irili ufaklı emirliklerin Britanya'nın hâkimiyeti ve himayesi altında bulunan bölgelerinden hiçbirisine müdahâle etmemeyi de kabul etmişti. Aynı şekilde İngiltere, Aden Emiri el-İdrisi ile de ilişkiler kurup onunla 13 Nisan 1915 tarihinde akdettiği bir anlaşma ile kendisine mali yardımda bulunacağını, onu her hususta destekleyeceğini, buna karşılık ise başka hiç bir devlet ile ilişki kurmamasını ve bir ikinci bir devlet ile anlaşma yapmamasını istemişlerdi.[1]

'da da Âdem-i merkeziyetçi partinin ileri gelen şahsiyetlerinden Suriyelilerle birlikte Refik el-Azım, Reşid Rıza ve İskender Amun gibi kimselerle irtibat kurdular. Bu söz konusu kimseler Mısır'dan Arap yarımadası liderleriyle görüşmeler yapmak, onlarla istişarelerde bulunmak ve tek bir ses olabilmek için gerekli görüşmeleri yapmak üzere bölgeye Muhibbuddin el-Hatib'i gönderdiler. Ama söz konusu kişi Kuveyt'e ulaştığında İngilizler derhal onu tutuklatıp Basra'da 7 ay müddetle hapse attılar.

el-Hatib bu hapis müddetinden sonra Mısır'a iade edildi. Onu alıp bu şekilde hapsetmelerinden maksat böyle bir işbirliğine başka bir kimsenin gitmesini engellemek ve İngilizlerin dışında herhangi bir kimse ile işbirliği yapmamaları için âdeta bir gözdağı vermek idi. Bu arada Âdem-i merkeziyetçiler bazı isteklerini Kahire'de Mr. Stores'e bildirdiler. Mısır'daki İngiliz yönetimi bu istekleri Londra'ya ulaştırdı. Ancak bu teşebbüs son derece kötü bir şekilde ve bir daha istenmemek üzere geriye iade edilince Âdem-i merkeziyetçiler tamamen faaliyetlerinden alıkonulduklarını kabul edip olayı böyle yorumladılar.[2]

Diğer taraftan bu ilişkiler devam etmekteydi. Sudan'ın Kahire'de bulunan maslahatgüzarı ve Siyasi Haber Alma Merkezi aynı zamanda Askeri İstihbarat Reisi olan Klayton ile Aziz el-Mısri arasında bu ilişkiler ve haberleşmeler devam ediyordu. Klayton'la arasındaki görüşmelerde kararlaştırıldığı şekliyle Aziz el-Mısri, 'a gidip Osmanlı'ya karşı burada bir örgütlenme ve karşı koyma hareketi başlatacaktı.

İngilizler bu maksatla Basra'da bulunan Talib en-Nakib ile aynı işbirliğine gitmişlerdi. Talib en-Nakib İngilizlerle İbn Suud'un görüşmeleri için zemin hazırlamış ve onlara bu konuda yardım etmiş bir kimse idi. Bundan dolayı da onunla işleri bitince Basra'yı işgal ederek kendisini de Hindistan'a sürgün etmişlerdi. Bu şahıs son derece tamahkâr, bir türlü tatmin olmayan bir kimse idi. İngilizler ise hâkim olmak istedikleri bölgelerde asla kendilerine ortak kabul etmiyor, tamamen bağımsız hareket edebilmek için her türlü davranışı yapabiliyorlardı.[3]

Aynı şekilde İngiltere Cemiyyetü'l-Ahd liderleriyle çok sıkı bir irtibata geçti. Bu cemiyetin liderleri genellikle Osmanlı ordusunda bulunan Arap subaylar ve cemiyetin reisi Aziz el-Mısri ve el-Faruki gibi kimselerdi.[4]

Muhammed Şerif el-Faruki, Gelibolu'da görev yaparken İngilizlere teslim olup Mısır'a nakledilmeyi istedi. Bunun karşılığında da İngilizlere Cemiyyetü'l-Ahd'in örgütlenmeleriyle ilgili olarak son derece tehlikeli sırlar verecekti. Mısır'a varınca İngilizlerle anlaştı. Ve onların Arap bölgelerindeki çıkarlarını korumayı kabul ettiği gibi Fransızların Suriye'deki çıkarlarını da kabullenmişti. İngiltere'nin Osmanlılara karşı gelmeleri için Arapların arasındaki birliği sağlama noktasında bu kadar gayret edeceğini hiç kimse hatırından geçirmemişti. Böyle bir oyuna da ancak basit kimseler gelebilirdi. İngiltere bu politikasıyla Arapları Türklerle, Türkleri de Araplarla çarpıştırmak ve onları birbirine düşürmek için büyük bir hırs besliyordu. İşte bundan dolayı özellikle Şerif Hüseyin'in İngilizlerle olan irtibatını sağlamakla görevli Ulaştırma Mühendisi Arapların bir araya gelip birlik sağlamalarını, İngilizler için daha ileride uyum sağlayabilecek bir birlikten daha az muhtemel görüyordu. Ama o aynı zamanda Türklere karşı savaşmayı ve mücadele etmeyi kendisine görev bilecek bir Arap örgütünün oluşmasını ise pek hikmetli bulmuyordu.

Arap liderler gerçekten 'ya bir hüsn-ü zan besliyorlardı. İngiltere halkının hürriyeti için savaşacaklarını, özgürlüklerini savunacaklarını kabul ediyor ve buna inanıyorlardı. Ama buna rağmen, İngiltere'nin 18 Aralık tarihinde Mısır'ı korumak bahanesiyle nasıl davrandığını görüp de bu gafletlerinden kurtulmaları ve uyanmaları mümkündü. Gerçekten o günlerde uyanabilen kimseler vardı. Laurence o sırada ile ilişkiye geçip de onu Osmanlılara karşı bir isyana davet ederken Süleyman Fevzi ona Osmanlılarla Araplar arasında herhangi bir düşmanlığın olmadığını ifade etmişti. Ve ona devamla şunları söylemiş idi:

"Asıl düşmanlık sizinle onlar arasındadır. Araplar Osmanlı devletinden bazı ıslahat ve reformları gerçekleştirmesini istiyorlardı ama hiçbir zaman Osmanlı Devleti'nden ayrılmayı dile getirmemişlerdi. Bugün özellikle Iraklılar İngiltere'ye karşı bir düşmanlık şuuruna ermiş bulunuyorlar. Bu ancak İngiltere'nin yaptığı işler ve çevirdiği entrikaları gördükten sonra her şeyin gün yüzüne çıkmasıyla mümkün olmuştur."[5]

Bütün bu ilişkiler neticesinde İngiltere'nin ortaya koyduğu açık bir siyaseti vardı. O da "parçala ve yut" siyasetidir. Bütün bu ilişkilerde birçok anlaşma ve ittifaklar kurmuş ve ilişkilerini kendi seviyesine göre ayarlamıştı. Sonunda Şerif Hüseyin'den kendilerine verdiği sözü tutmasını isteyerek derhal Osmanlı Devleti'ne karşı açıkça bir isyana girmesini talep etmişlerdi.

Nihayet Şerif Hüseyin o keskin zekâsıyla(!) İngiltere'nin yaptığı bütün hile ve desiseleri kendisinin dışındaki diğer Araplarla kurduğu ittifakları ve aldığı tedbirleri anlamaya başlamıştı. Ayrıca onun birçok gruptan tek bir grup olarak muhatap alındığını idrak etmişti. İşte bunun üzerine özellikle Suriye, Irak ve Kahire'deki diğer Arap milliyetçilerinin ileri gelen şahsiyetleriyle ilişki kurma yollarını aradı. Bununla kendi merkezini ve gücünü daha da kuvvetlendirmek istemişti. Bunun için Cemiyyetü'l-Ahd ve Arap Gençliği örgütlerine yemin ile bağlı olduklarını bildiren Şerif Hüseyin'in iki oğlu Prens Abdullah ve Faysal Kahire'ye gönderildi. Bu iki prens, babalarının bu iki Arap kuruluşuna destek çıkması noktasında garanti vermişlerdi. Ayrıca Britanya ile olan bu ilişkiler çerçevesi içinde yaptıkları ittifakları ifade etmişti.

  1. Britanya aşağıda sınırları çizildiği şekilde Arap ülkelerinin bağımsızlığını itiraf ediyordu:

Kuzey'de Mersin'den başlamak üzere 37. kuzey paraleline kadar olan kısımlar bu bölge içine dâhil edilmişti. Oradan Birecik, Urfa, Mardin, Midyat, Cizre ve İmadiye'ye kadar İran sınırına uzanıyordu.

Doğu'da da İran sınırından başlayarak Basra Körfezine kadar olan kısım doğu sınırı olarak kabul ediliyordu.

Güney'de Hint Okyanusu'ndan başlayıp Aden Körfezine kadar olan tabii sınırlar kabul edilmişti.

Batı'da da Kızıldeniz sınır kabul edilip Kuzey'de Akdeniz'e Mersin'e kadar olan bölge belirlenmişti.

  1. Büyük Britanya ile yukarıda sınırları çizilmiş olan bu Arap devleti arasında bir müşterek savunma anlaşması imzalanacaktır,
  2. Büyük Britanya diğer bütün dünya devletlerinden daha çok dost kabul edilecek, hepsinden üstünlüğü olacak, özellikle iktisadi alanlardaki ilişkilerde ona öncelik verilecekti.[6]

Bugünkü milliyetçi Araplar ne diyorlar bir bilebilseydik? Gerçekten bugün İngiltere onlar için son derece değerli bir güven kaynağı mıdır?

Bugünkü Arap milliyetçilerinin patron olarak İngiltere'nin himayesini bırakıp da Rusya ve Amerika'nın himayesine girmeleri herhangi bir şeyi mi değiştirdi?

General Klob'un ifadesine göre Britanya verilmesi mümkün olan her şeyi bu şartlarda vermişti.[7]

Britanya gerçekleştirilmesini arzu ettiği hususlarla ilgili olarak Araplara verebildiğini vermişti. Britanya bütün Arap âlemini ve İsyanına doğru teşvik etmekten ve Arapların bu konuda yoğunlaşmasını sağlamaktan geri durmuyor ve bunu asla unutmuyordu.

Şerif Hüseyin ile Mc Mahon arasında geçen münasebetleri ve haberleşmeleri ele almadan önce ayrılıklara sebep olan bazı hususları kaydetmeyi arzu ediyoruz. Mc Mahon ile Şerif Hüseyin arasındaki bu görüşmelerde Arapların Osmanlı Devleti'nden ayrılıp Britanya'ya katılmaları ve ona destek olmalarıyla ilgili ifade edilmesi gereken hususlar vardır. Osmanlı Devleti bütün bu ilişkilerden, Araplar ve İngiltere arasındaki haberleşmelerden, Şerif Hüseyin'in güven vermeyen şahsiyetinden kaynaklanmış olan bu olumsuz durum karşısında neden böyle davranmıştı? Osmanlı Devleti, Şerif Hüseyin'in devlete karşı hıyanet içerisinde olup, düşmanlarıyla işbirliği yapması hususunda ellerinde bir sürü vesikalar olduğu hâlde neden böyle davranıyordu? Hatta Osmanlı Devleti onunla diyaloga bile girmeye başlamıştı. İşte bu hava içinde Şerif Hüseyin'in adamlarının ileri gelenlerinden birisi olan es-Seyyid Nesib el-Bekri 9 Mart 1916 tarihli mektubunda Osmanlı Devleti'yle Dımaşk'ta bir diyaloga girmiş, söz konusu mektup ile Osmanlı Devleti'nden bazı isteklerde bulunmuştu:

  1. Eğer Osmanlı Devleti bu istekleri kabul edecek olursa ondan mal ve silah alınacaktı. Nesib el-Bekri'nin Osmanlılardan almış olduğu bu silahlarla Dımaşk'ta güç bulacak ve meydana gelecek isyanda Şerif Hüseyin'e yardım edecekti.
  2. Eğer Osmanlı Devleti bunu kabul etmeyecek olursa, isyan etmek hususunda bir gerekçe olacaktı.

İşte bu durumda mesele Osmanlı'dan bazı isteklerde bulunmak değildi. Yol biraz uzun olsa da asıl mesele İngiltere idi.

Rüyalar ve Kuşkular Arasında

Şerif Hüseyin ile İngiltere hükümeti arasında ona yakın mektup gidip geldi. Bunlardan birincisi 15 Temmuz 1915 tarihli olup sonuncusu da Mc Mahon'un Mart 1916 tarihinde yazmış olduğu cevabi mektup idi. Bu mektuplaşmalar her iki taraf arasında âdeta bazı şartların kabulüne dairdi. Şerif Hüseyin halife ve aynı zamanda bağımsız büyük bir Arap devletinin kralı olmayı rüyasında görerek bu işlere yanaşmış, İngiltere'nin kendisine vereceği bu makam için anlaşmalara girişmişti. İngiltere de Şerif Hüseyin'e ve diğer Arap liderlerine kardeşleri olan Müslümanlara karşı savaş ilan etmeleri mukabilinde bazı hayaller satıyordu. İşte bu ilan edilecek savaş ile Batı devletlerinin çıkarları ve özellikle Britanya'nın menfaatleri gözetiliyordu.

Bu rüyalar ve hayaller arasında bütün ahlaki prensipler ve İslâm kardeşliği kaybolup gitti. Müslümanlar ilk defa kardeşlerine karşı düşmanlarıyla ittifak kurduklarını ilan ediyorlardı. Diğer taraftan ümmetin bugüne kadar yanıp tutuştuğu ve hıyaneti gölgelendiren o ilkel ve kokuşmuş cahili âdet olan kavmiyetçilik ve milliyetçiliğin semeresi de ortaya çıktı. Allah bilir bu ümmet o kara günlerin getirdiği büyük felâketlerin etkisinde daha ne kadar yaşayıp gidecektir ve yine o kara günlerin kötülüklerinden ne kadar daha tökezleyip duracaktır.

Tarih, Şerif Hüseyin'in zekâsını kabul ve itiraf eder ama insan tabiatı şayet heva ve hevese mağlup olur, insanın şehvetleri ve arzuları saltanat ve krallık istekleri bu güzel özelliklere hâkim olursa işte o zaman durum bir hayli değişir. İşte Şerif Hüseyin ile kurt Britanyalılar arasında meydana gelen ilişkiler bunlardan ibaretti.

Prof. Dr.


[1] , el-Hareketü'l-Arabiyye, s. 181-182 ve yukarıdaki Abdülaziz b. Suud ile ilgili olan ilişkilerine dair de s. 188

[2] Emin Said, Büyük Arap Devrimi, Cüz 1, s. 128-129; Süleyman Musa, el-Hareketü'l-Arabiyye, s. 160

[3] Süleyman Musa, el-Hareketü'l-Arabiyye, s. 162

[4] Muhamed Şerif el-Faruki 1891 yılında Musul'da doğdu. İstanbul'daki Harb Akademisi'nden Kara subayı olarak mezun oldu. Sonra Cemiyyetu'1-Ahd ile Arap Gençleri cemiyetlerine üye oldu. Türkler onu Haleb'te tutuklattılar. Cemal Paşa bizzat kendisi sorgulamasını yaptı. Onu serbest bıraktığında Gelibolu'da savaşın en kızgın olduğu bölgeye gönderdi. Burada da İngilizlere teslim olarak Mısır'a nakledilmesini istedi. Daha sonra Şerif Hüseyin onu kendisinin Mısır temsilcisi olarak görev yapmak üzere Kahire'ye tayin etti. 1917 yılında da Şerif Hüseyin bundan vazgeçti. Nihayet 1920 devrimi sırasında Irak'ta öldürüldü.

[5] Süleyman Fevzi'nin hatıratı, s. 208-226

[6] Corc Antonyos, Arapların Uyanışı. S. 243. Şerif Hüseyin'in bu iki oğlunu buralara göndermesi Mayıs 1915 tarihinde olmuştu.

[7] General Klob, Britanya ve Araplar, s. 60

Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubu’na aittir. Kaynak gösterilse veya habere aktif link verilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir bölümü kesinlikle kullanılamaz.
Ayrıntılar için lütfen tıklayın.
2019 Fikriyat. Tüm hakları saklıdır.
BİZE ULAŞIN