Arama

Fatma Bayram ile Elmalılı Hamdi Yazır’dan Fatiha tefsiri okumaları - 13

Yayınlanma Tarihi: 22.07.2021 10:56 Güncelleme Tarihi: 22.07.2021 11:15
Fatma Bayram ile Elmalılı Hamdi Yazır’dan Fatiha tefsiri okumaları - 13

Fikriyat’ın kıymetli yazarı Fatma Bayram, Elmalılı Hamdi Yazır'dan Fatiha Tefsiri Okumalarına devam ediyor. Her cuma saat 18.00'de Fikriyat Instagram hesabında sizlerle buluşan Bayram, geçen haftaki derste Rahman ve Rahim isimleri arasındaki farktan bahsetti.

💠

Rahim isminde büyük bir müjde var çünkü Rahim ismi, bizim kendi gayretlerimizle Rahman ismiyle tecelli eden umumi merhametten, bize düşen payı doğru yolda kullanmamız neticesinde *müktesep bir sonuç elde etmemiz ve ikinci bir rahmete nail olmamız demekti. Rahim ismi bunu ifade ediyor ve dolayısıyla bir müjde bildiriyor. Gayret edenlere, çalışanlara, nefsine hâkim olanlara, salih amellerde bulunanlara büyük bir müjde içeriyor fakat aynı zamanda zımnen bir *inzarı dahi barındırıyor içerisinde. O da ne?

Müktesep: Edinilmiş, kazanılmış.
İnzar: Sonunun kötü olacağını haber vererek, korkutma.

Osman Şahin'in sesinden Fatiha Suresi dinlemek için tıklayın

Eğer çalışmazsan, gayret etmezsen, sana verilen imkânları, nimetleri, şahsına tanınan ayrıcalıkları doğru kullanmayı, hak yolunda kullanmayı beceremezsen, seni kötü bir akıbet bekliyor. Başlangıç bizim elimizde değil ama sonumuz bizim elimizde. Rahman ve Rahim isimleri arasındaki farkları anlattığımızda böyle bir netice çıkıyor.

💠

"Ve demişti ki Elmalılı Hamdi Yazır, böyle düşünürsek insanların zamanı halde sahip göründükleri iradei cüz'iyeye mutlâk bir iradei külliye ve her kayitten âzade bir ihtiyar…"

Hiçbir istisnası olmayan bir tercih gücü; yani sen yeter ki iste, seç, tercih et, senin istediğin şeyin olmaması imkânsız dediğimizde böyle bir sınırsız, kayıtsız ihtiyar…

"ve bir kudreti hâlikı (yaratıcı bir kudret) kıymeti isnat ederek kendilerini kadıri kül ve alelıtlâk hür ve ebede hâkim birer fâili muhtar (dilediğini yapabilecek güce sahip) gibi tevehhüm eylemelerinden neş'et eden bir şirk davası çıkar. Beşerî felâketlerin, bütün haksızlıkların sebebini bu teşkil eder."

Kendinde böyle bir güç vehmettiğinde, buradan bir şirk davası çıkar ki beşeri felaketlerin bütün haksızlıkların sebebini bu teşkil eder. Çünkü insanların kudreti arttıkça, arzularına koyacağı sınır azalır ve bu diğer insanların haklarını ihlal etmesiyle sonuçlanır.

💠

"halbuki âlemde ve hele hayatta her an iradei beşerden hariç halkı cedit cereyan etmekte…"

Sen bütün âlemi kontrol edebiliyor musun? Bütün şartları kontrol edebiliyor musun? Senin dışında her an yeni bir yaradılış cereyan ediyor…

"nice misallerle anlaşılır ki, vücudun hayatın gerek mazide ve gerek istikbalde bütün zimamı (bütün irade ve yönetimi) evvel-ü ahır Hak teâlânın yedi kibiryasındadır. fâili evvel de gayei kusva da hakikatte birdir."

Cenab-ı Hakk'ın evvel, ahir isimlerini bize hatırlatarak; en başta da O vardı. En sonda bizim vardığımız noktada da yine O'nun tesiri var, O'nun yaratması var, O'nun zaman zaman müdahaleleri var.

"Bu noktayı hissedenlerin bir kısmı (insan iradesinde gerçekte ne kadar hürdür; gerçekte her istediğini yapmaya ne kadar maliktir; istediği hayatı kendisine gerçekten kurabilir mi?) mazi ve istikbal şöyle dursun, halde bile cebri mahza kail olmuşlardır."

Bazıları; hayır biz hür değiliz, Allah yaratmadıkça biz hiçbir şeyi yapamayız, O izin vermedikçe hiçbir şey olmaz; ayrıca biz görüyoruz, insan nice nice hayaller kurarken birdenbire felç geçiriyor, beyin kanaması olabiliyor, senin dışında şartlar gelişiyor. Dolayısıyla bir kısmı bu açıdan bakmışlar ve cebri mahza kail olmuşlardır. Yani cebriyye mezhebi… İnsanın elinde hiçbir şey yoktur, her şey yaratıcının elindedir. İnsan kaderin önünde, rüzgârın önündeki yaprak gibidir. Biz bize verilen rolü sadece oynuyoruz. Bize yazılı bir metin verilmiş, bizim hiçbir dahlimiz yok metne, diyorlar.

💠

"Zaten nefsi beşer kuvvet buldukça hep ben, acze düştükçe hep sen veya hep o demek ister."

İnsan bir şeyler başardıkça "ben yaptım"; başaramadıkça da "kader böyleymiş" der. "Allah öyle takdir etti" ya da "senin yüzünden" der. İnsan kuvvet buldukça, kendisinde güç hissettikçe, istediği sonuçları aldıkça bunları "kendinden bilmeye"; istemediği sonuçlarla karşılaştıkça da bunları "kadere havale etmeye" meyyaldir.

"Ortada âşikâr olan hakikat ise ne öyle, ne böyledir, ikisinin tam ortasıdır."

Ne cebir ne mutlak ihtiyar. Yani insan ne kaderin önünde, rüzgarın önündeki yaprak gibidir ne de her istediğini yapmaya muktedirdir.

💠

"Beşeriyet cism ile ruhun, akl ile kalbin, kabiliyet ile fâiliyetin, ıztırar (yapmaya mahkûm olmak, kader) ile ihtiyarın (sizin tercihiniz) muhassalasıdır, o ne mecburi mutlâk, ne de fâili mutlâktır."

Ben yazılmış bir senaryo olduğunu düşünüyorum. Kader var ama doğaçlamaya izin veren bir kader… "Doğaçlama yapsam da sonu değişmeyecek, senaryo yazılmışsa" diyeceksiniz. Senaryo sürekli yeniden yazılıyor. Efendimiz'e (sav) sormuşlar: "Ya Resulullah, dua kaderi değiştirir mi?" O da diyor ki, "dua edeceğin de kaderinde vardır." Sen dua edeceksin ve ona göre "sonuç şöyle olacaktıyken" –normal şartlarda- "sonuç ona göre değişecek."

"Bu bapta nazrai ulâ nazrai kusvanın (ilk bakışla son bakış) aynidir. Tetkiki felsefî davasile işi işkâl edenler ne ciheti ıztırarı selbedebilirler, ne de ciheti ihtiyarı."

İşi şüpheye düşürenler, ne "insanlığın kendi seçimlerinin dışında zorunlu olarak mahkûm olduğu, eli mahkûm olan kaderin rolünü yokmuş gibi gösterebilirler" ne de "insanın kendi seçimlerinin etkisini inkâr edebilirler." Ne kadar felsefi açıdan konuyu tetkik ederseniz edin; insanın ne *ıztırardan ne de *ihtiyardan birine bütün hayatını bağlaması imkânsız. Çünkü gerçekten bizim mecbur olduklarımız var ve gerçekten bu mecburiyetler içerisinde bize verilmiş seçim hakkının olduğu yerler de var.

💠

*Kıyamet günü Allah Teâlâ bana neyin hesabın soracaksa orada benim de bir tercih hakkım vardır. Evet, kaderin rolü vardır ama benim de bir seçme hürriyetim vardır. Neyden beni sormayacaksa o mutlak kaderdir. Mutlak kader, yani benim hiçbir seçim hakkımın olmadığı, Allah'ın takdiri…

Kur'an-ı Kerim'de bir ayeti kerime var. Melekler yeryüzünde devamlı ezildikleri için dinlerini yaşayamayanların canlarını alırken onlara diyecekler ki; "niçin siz dininizi yaşayamadınız?" Onlar da diyecekler ki; "biz çünkü müstezatlardandık yani biz zayıf bırakılmıştık. Eziliyorduk, tepemizde bize eziyet eden zalim otoriteler vardı." Melekler de onlara diyecekler ki; "Allah'ın arzı geniş değil miydi, hicret etseydiniz ya?"

Yani "hayır siz ezilmediniz, sizi ezen kimse yoktu değil." Gerçekten ezilmişler demek ki. Kabul ediliyor melekler tarafından. Ama bir yerde eziliyor olmanın mazeret olmadığını, senin bir seçim hakkın olduğunu, oradan bir çıkışın olduğunu ama o çıkışı yapamadığını, yapmadığını hatırlatacak melekler...

Onun için her zaman içinde bulunduğumuz durum, gerçekten bizi engelleyen, sınırlayan, bizim hayra ulaşmamıza, hayrı yaşamamıza engel olan bir durumsa; oradan bir çıkış yok mu gerçekten diye bakmamız lazım. Ben dini açıdan anlattım. Hayat başarısı da böyle.

💠

"Iztırara mertebe ayırmak, ihtiyara bir mevki vermektir."

Hangi durumlar, senin elinden hiçbir şey gelmeyen kaçınılmaz durumlardır yani ilgi alanındır. Hangi durumlarda ise sen tercih yapabiliyorsun. Bu konunun hangi kısmında yapabileceğin bir şey yok hangi kısmında yapabileceğin bir şey var? Bunu fark etmiş olursun.

"ihtiyara mevki ayırmak da ıztırara mevki vermektir."

Neye gücünün yetmediğini de ayırt edebilmesi demektir.

"Ne cebri mahiz (fatalite) ile icabı mahiz (determinizm) in davayı ıztırarları, ne de hürriyeti mutlâka ve tamme (liberalizm) müdde'ilerinin ihtiyarı halikane davaları, hiçbir zaman mizanı hakikatin bedahetile karşılaşamazlar."

Kaderdeki farklı taksimatta bir adaletsizlik yok. Biz verilmeyene acımaktan, fazla verildiğini düşündüğümüz kişilere sorumluluklarını hatırlatmayı ihmal ediyoruz. Asıl çok verilene gitmemiz gerekiyor. Hiç düşündün mü? Sana bu kadar çok neden verildi? Cenab-ı Hakk ne verdiyse onu isteyecek sizden. Bütün nimetlerden sorulacaksınız.

"Beşerde ciheti ıztırar kudretullahın şahidi ciheti ihtiyar da iradetullahın şahididir. O kendi kendine kalırsa adem de muztar, halik tealânın icadile de vücutta muztar ve ayni zamanda rahmeti hak ile talebi amelde muhtardır."

İnsan kendi kendine kalırsa – Cenab-ı Hakk ona hiç müdahale etmese - ademde muztardır, yokluğa mahkumdur. Allah Teâlâ'nın onu var etmeyi dilemesiyle ancak insan varlık sahasına çıkar. Yoktan var etmesiyle vücutta muztar – neden beni yarattı diyemezsin - dır. Burası senin hayatının kontrol dışı olan kısmı. Kontrol dışı olan kısımlar bir yaratıcının varlığını sana gösteren kısımlar. Hz. Ali diyor ki; "Ben Allah'ın varlığını bazı dualarımın kabul olmamasından bilirim." İşte bazı istediklerinin olmaması Allah'ın Rabbülalemin olduğunu gösteren hususlardır.

Demek ki insan; kendi haline bırakıldığında yokluğa mahkum; Allah onu var etmeyi dilediğinde de varlığa mahkum. Yani yok olmayı dileyemez.

💠

"Ve bu sayede mukadderatının bir kısmını kendi isteğile yazar. Hasılı bu iki şehadetle insan bu vücutta ve bugün, şu ân: şu zamanı halde tarafı haktan izafî ve müstear bir milki muvakkat ve mukayyedi ve müsaadei hakka mazhar bir salâhiyeti niyabiyyeyi yani bir memuriyeti haiz olduğunu ne inkâr etmeli…"

İnsan bilmeli ki şu anda sana bir kudret verilmiş ama her an senden alınabilir. Kendinden değil, kendinden olsaydı bacakların asla titremezdi, gözlerin zayıflamazdı, kilo almazdın, zekan her zaman çok kudretli olurdu. Bazı şeyleri yapamaman veya zaman içinde kaybetmen, sana verilenlerin geçici olarak verildiğini gösterir. Sınırlı ve geçici bir kudretin var. Vekâleten bir yetkin var yani Allah sana isteme izni verdiği için…

"ne de bu salâhiyet ve memuriyette kendini lâyen'azil, lâyüs'el bir asîl zannetmelidir."

İnsan kendisini ne hiçbir yetkisi yok; ne mahkûm, mecbur olarak görmeli ne de sorgulanamaz, azledilemez bir asıl yetki sahibi gibi görmelidir.

"İnsan istikbaldeki mükâfat ve mücazatı verecek değil, alacaktır."

Sen cenneti, mükafatları, rızaları, makamları veren misin yoksa onları isteyen, alacak olan mısın?

"Hemde haldeki bütün vesaiti kudreti, milki müstearı kesildiği zaman da alacaktır."

Bütün gücünü kaybettiğin zaman alacaktır.

"Almak mevkii ise malik mevkii değil, ihtiyaç mevkiidir."

İnsan gerçekten kendinin sahibi olsaydı ölmezdi, ihtiyarlamazdı, gücünü kudretini kaybetmezdi. Dolayısıyla almak mevkii malik mevki değil, malik değilsin sen. Sana geçici olarak bir yetki verilmiş o kadar. O da asıl dünyaya kıyasla birkaç saatliğine. O yetkiyle bazı kararlar alıyorsun. O aldığın kararlar senin sonsuz hayatını belirleyecek. Oradaki yerini belirleyecek.

"Ve milki tam (gerçek hakimiyet) hem yeden ve hem rekabeten malikiyettedir."

Hem her şeye maliksin hem o her şeyin devamı için gereken bütün şartların kontrolü de sende.

💠

"Bu ise yerlerile, göklerile, mekânlarile, zamanlarile, efrâdile envaîle, besatatile, mürekkebatile, maddelerile, kuvvetlerile, kabiliyetlerile, failiyetlerile, bütün alemînin maliki, mübdii, haliki, mürebbisi olan Allah tealânın milki mutlâkadır."

Mâliki yevmiddin'e hazırlık yapıyor şu anda. Sen geçici bir yetkiyle hem de kontrol yetkisi olmayarak vekâleten bu sahip olduğunu düşündüğün şeylere sahiplik yapıyorsun. Asıl sahip olmak demek hem mülkün sahibi olması hem de o mülkün başına gelebilecek her şartı kontrol edebilen kişi olmakla mümkün. İşte o da en basitinden en karmaşığına kadar bütün sistemleri, kontrol gücünü elinde tutan göklerin, yerin bütün âleminin maliki, mübdii, haliki, mürebbisi olan Allah Teâlâ'nın mülkü mutlâkadır.

"İşte rabbülâlemîn denildiği zaman, şumuli istiğrak ile bütün o vahimeler bertaraf olmak ve Allah tealânın ezel ve lâyezalde maliki mutlâk olduğu anlaşılmak lâzımgelirse de bir taraftan rahmeti ilâhiyenin muzaaf vüs'ati, diğer taraftan beşeriyetin gafleti dolayısile istishabı hal içinde insanların mükâfat ve mücazat gününe dahi bir nevi malikiyeti ve hâkimiyeti hatırasının az çok vürudu ihtimalini büsbütün kat'etmek için malikiyevmiddin buyurulmuştur."

Bir defa bütün mülkün Alah'ın elinde olduğunu, bizim gördüğümüz şu an varlığı devam eden, bütün âlemlerin sahibi, her şey O'nun olan, mutlak irade sahibi olanın Rabbülalemin olan Allah olduğunu bilmemiz gerektiği gibi, insan gaflet edip sonda karşılacağımız duruma bir malikiyet, hakimiyet aklımıza gelir mi acaba diye bu ihtimali tamamen kesmek için Allah Teala diyor ki "Mâliki yevmiddin…" Yani Allah bu alemlerin sahibi olduğu gibi Elhamdülillahi Rabbil Alemin, alemlerin Rabbi olduğu gibi din gününün de sahibidir. Sakın aklına bir şey gelmesin diye "Mâliki yevmiddin" buyrulmuştur.

"Ve burada inzar (akıbeti hatırlatarak korkutma) biraz tasrih edilmiştir. Çünkü din kelimesi lisanı arapta ceza' hisap, kaza' siyaset, taat, âdet, hal, kahr, nihayet bütün bunlarla alâkadar ve hepsine mebnâ ve mi'yar olan millet ve şeriat manalarına gelir ve bunun doğrudan doğru kıyamet mânası yoktur ve burada evvelki ceza, sonuncu dini maruf mânalarile iki tefsiri muteber vardır:

Evvelâ ceza, âtide mes'uliyet, hissi mes'uliyet tatbikı mes'uliyet mânalarını da tazammun eder."

Senin bugün yaptıklarından sorumlu olduğunu, bunların neticelerini gelecekte göreceğini ifade eder ceza kelimesi…

"Bunun için «yevmiddin» in lisanımızda bir ismi de «ruziceza» dır. Lâkin şunu unutmamalıdır ki, aslında ceza kelimesi şimdi mütearef olduğu gibi yalnız ıkap ve ukubet dimek olmayıp iyi veya kötü yapılan bir işin tatlı veya acı karşılığını, ecrini vermek mânasına masdardır ve isim olarak bu ecre dahi ıtlâk olunur. Binaenaleyh yevmi din, ruziceza, her işin karşılığı verilip bitirileceği son gün, tabiri aharle istikbalde mükâfat ve mücazatın tevzi olunacağı vakit demektir ki, lisanı şeride buna yevmi âhir dahi denilir ve bunda kaza ve hüküm mânası da münderiçtir."

Kaza, yargılanıp karar verilmesi. Kaza hüküm vermek demek.

"Gerek arapçada ve gerek lisanımızda olsun bu gibi yerlerde yevm ve gün kelimelerinin alelıtlâk vakit mânasına kullanıldığı da malûmdur."

Ceza günü gelir dediğimizde biz falan günü kastetmiyoruz, vakit demiş oluyoruz.

💠

"Bugün ne bir gündüz, ne bir gece ve ne bir gündüzle gece mecmuu olan yirmi dört saat manalarına olmayıp gerek gün, ay, yıl, asır, devir ilah... Gibi bildiğimiz ve gerek bilmediğimiz zaman mikyaslarından herhangi biri olabilir."

Bilmediğimiz zaman ölçütleri de vardır. Kum saatinin öbür tarafına geçeceğiz. Öbür taraf bambaşka bir boyut. Buradaki ifadelerimizle orada vakti ölçebilecek miyiz?

"Bugün Dünya, yarın Ahiret deriz ve bunun için Dünya günlerine nazaran Ahiret günleri (bir sene) veyahut (elli bin sene) gibi mikyaslarla ifham oluna gelmiştir. Bu izahtan anlaşılır ki, yevmiddin bütün ümitlerin veya meyusiyetlerin (hayal kırıklıklarının) ileride mizanı haktan geçerek son tahakkukunu bulduğu ve birbirlerinden tamamen ayrıldığı son demi yakîndır. Bundan sonrası artık ya gayei ümmit olan ebedî rıdvanı ekber veya gayei yeis olan ebedî hüsranı ekberdir ve bugün kıyamet gününün son lahzasıdır ve bu suretle yevmiddin kıyamete işarettir. Fakat bunun yevmi kıyamet olması dolayısiyle bir tenavülüdür. Yoksa din kıyamet demek değildir. Yevmi kıyametin, kıyamet yani ölmüşlerin dirilmesi demek olan bas ( بعث ) haşrücemi, vakfe yani tevakkuf ve intizar, sual, hisap, mizan, sırat, nihayet bütün amellerin iyiye iyi sevabının, kötüye kötü ıkabının tevzii ile ceza gibi ahval ve meratıbı mütezammindir ki, diğerleri bu son devrei cezanın mebadı ve mukaddimatı olduğundan burada (yevmiddin) nazmiyle bu gaye tasrih edilerek tergip ve terhibe kuvvet verilmiştir."

Kıyametin kopuşu da söylenmiyor burada. Her şeyin sona erdiği, artık geri dönüşün olmadığı, düzeltme şansının olmadığı herkesin bütün yaptıklarının karşılığını aldığı son karar demi, yevmiddin bu demek. Ama bu sona şu geçitlerden geçilerek gidildiği için onlara da tabi zımnen işaret var. Fakat kıyamet günü denmesinden çok daha etkili diyor. Bizi sakındırma ve teşvik etme, kötü ve yanlış yollardan bizi sakındırma açısından çok daha etkili. Çünkü kıyametin kopuşu bize dehşet veriyor ama daha belli olmadı. Hala bir ümidimiz var. Sonuçlar açıklanıp, listeler ilan edildikten sonra artık o âna din günü diyor. Herkesin yaptıklarının karşılığını aldığı an.

"Binaenaleyh yevmiddin makamında yevmi kıyamet, yevmi sual, yevmi hisap denilmesi hem terceme değildir, hem de bu kuvveti ve sevki kelâmı ihlâl eder"

" ve daha ziyade tehvil ve terhip ifade eyler. Yevmiddin cezanın tahakkuk edeceği son gün demek olduğundan bu sureti beyanda dinin usulünden, akaidinden birini teşkil eyliyen Ahıret akidesini bir cüz'i mühmeliyle takrir ediyor ise de din kelimesini mânai marufunde kullanmamış ve ona dolayısiyle işaret ve ima etmiştir. Çünkü ceza yerine din gelmesinde lâfzî bir îma, sevap ve ıkap mânasında da mekasıdı dine bir işaret bulunduğu aşikârdır."

*Fatiha Okumaları, Kurban Bayramı ertesinde (sonraki hafta) Fikriyat Instagram Canlı yayınında her cuma saat 18.00'de devam edecek.

2021 Fikriyat. Tüm hakları saklıdır.
BİZE ULAŞIN