Arama

FETÖ Raporunun Ağırlık Noktasını Tasavvufi Söylem Teşkil Etmektedir

FETÖ Raporunun Ağırlık Noktasını Tasavvufi Söylem Teşkil Etmektedir

İlk Bölümde kaldığımız yerden devam:

En başında söylendiği gibi Rapor elbette FETÖ için hazırlanmıştır, FETÖ'nün hainlikleri değerlendirmeye alınmıştır. Ancak, adeta bir fırsat değerlendirmeyi hatırlatır bir şekilde Tasavvuf ve Tasavvufi söylem ciddi suçlamalarla karşı karşıya bırakılmıştır. Tasavvufun bir FETÖ Raporunda ana suçlama noktasını teşkil etmesi üzüntüyle karşılanmakla birlikte, buna sebep de FETÖ'nün, istismarında, Tasavvufi söylemi kullanmasıdır.

FETÖ, istismarında ayetleri, hadisleri, Peygamber Efendimiz(S.A.V)'i, sahabeyi, Evliyaullahı kullanmasının yanı sıra Tasavvufu da kullanmış, Diyanet de adeta bunu fırsat bilerek istismar edeni ve bunun yanında hiç suçu günahı olmayan istismar edileni yani Tasavvufu da eleştiri yağmuruna tabi tutmuştur. Bu haliyle FETÖ eleştirisi yaparken Tasavvufu da ciddi bir şekilde yaralamaya çalışmıştır. Böyle bir usul kullanınca Diyanet'in "hazır, tam da sırası gelmişken, FETÖ söylemi üzerinden Tasavvufu hedef tahtasına koyayım" şeklinde bir eylem içinde olduğu görülmektedir.

Yani, Tasavvufu söylemi istismar eden FETÖ üzerinden Diyanet, ACIMASIZCA, HAKSIZCA TASAVVUFU TAHKİR ETMİŞTİR. Burası asla kabul edilemez, yukarıda da söylendiği gibi Tasavvuf, İslam ve Türk Tarihinin en önemli harcıdır. Bu noktada bu HARCA ATEŞ EDİLMEKTEDİR.

Rapora bakıldığında ne dediğimiz İnşallah rahatlıkla anlaşılacaktır. Ağırlıklı olarak ilk iki kısmında FETÖ'nün Allah-u Tealayı ve Peygamber Efendimiz(S.A.V)'i nasıl istismar ettiği ele alınmıştır. Bu aşamadan sonraki yazacaklarımın bir kat daha dikkatle okunmasını istirham ederim. Zira son derece yanlış anlaşılma riskleri taşımaktadır. Meramımı anlatırken dikkatle yazacağım ama okuyucularımdan da dikkatli olmalarını talep ediyorum.

Rapora göre FETÖ, Allahu Teala ve Peygamber Efendimiz(S.A.V)'i istismar ederken:

"caminin kürsüsünde Allah vardır, cemaatin arasında Muhammed Mustafa vardır, dünyada Cenâb-ı Hakk'ı müşahede, "bana Hakk'tan nida geldi", Allah adına konuşmak ve Allah'ın tecellî etmesi, danaburnu böceği ile manevî ikaz, Hz. Peygamber ile görüşme iddiaları, Hz. peygamber ile yakaza halinde görüşme ve yüz yüze sohbet, Hz. peygamber'den emir alma, Melaike, Geçmiş İslâm Büyükleri ile görüşme"

Türünden söylemler kullanmakta Diyanet de doğal olarak bunları eleştirmektedir. Fakat burada çok önemli, kurnazca yapılan bir saldırı vardır. FETÖ'nün, Tasavvufun kullandığı bu söylemleri istismar ettiği, bunların hiç birine layık olmadığı çok açıktır ve Diyanet de bu noktada FETÖ'yü tenkit etmekle çok haklıdır. Ancak bu noktada FETÖ'yü tenkit ederken, bu söylemler de tahkir edilmektedir. Bu söylemler tahkir edilirken de bu tahkir üzerinden, İslamı bize bugüne kadar getiren Evliyaullah da tahkir edilmektedir.

Tasavvuf, Evliyaullah ayaklar altına alınmaktadır. Öncelikle şunu söyleyelim, Allahu Teala'nın fiilen görülmesinin olabileceğini söylemiyoruz. Fakat Diyanet müşahadeyi bile eleştirerek, Allahü Tealaya manevi olarak ulaşmaya gayret eden Evliyaullah'ın bu seyri sülukunu da tahkir etmektedir. Allahı müşahade etmek derken hem fiili görüşme olmadığı hem de Orta Asya'dan beri İslami geçmişimizdeki birçok Evliyaullahın bu tür müşahadelerle meşgul olduğunun ifade edilmesi gerekirdi. Buraya kadar yazdıklarımın anlaşılmasının güç olabileceğini tahmin ediyorum. Konuyu bir örnekle daha iyi anlatmaya çalışayım.

Tasavvuf Büyüklerimizden Hoca Ahmet Yesevi Hazretleri Divanı Hikmetindeki beyitlerinden 176'ncı Hikmetinde:

"Nefsten geçtim, can hicabı karşı geldi,

Candın geçtim, canım cana karşı geldi" diyor.

Yani, Nefisten geçtikten sonra (Can Hicabı) Allah Perdesi karşıma çıktı, Canımdan da geçince perde aradan kalkıp (canım cana karşı geldi) Allahla karşı karşıya kaldım diyor.

Şimdi bu durumda Hoca Ahmet Yesevi Hazretleri Allah'la fiilen görüştüm mü demiş oluyor? Tabi ki hayır. Hoca Ahmet Yesevi Hazretleri bizden çok iyi bilir Allah'la fiili görüşme olamayacağını. "Canım cana karşı geldi" ifadesi fiili değil manevi bir müşahadedir.

Yine aynı 176.ncı Hikmette Hoca Ahmet Yesevi Hazretleri;

O (tevhit)ağacın aslını bilsen, Hu'dan imiş, Tefrid, tecrid çeşmeleri sudan imiş,

O ağaç aşıkların yeri imiş, Müşahade kıldık dostlar hazretinde

Evvel himmet makamına gir dedi, Azametli Sultanlığımı gör dedi.

O tevhit meyvasından ye dedi, Lütfu ile yedirdi aşk nimetinde.

Burada Ağacın HU'dan yani Allah'tan geldiğini, Aşıkların yerinin Allah'tan gelen ağaç olduğunu, aşıklarla birlikte Müşahade nasip olduğunu, Azametli Sultanlığını görmeyi nasip ettiğini söylerken hepsinin fiilen gerçekleştiğini mi söylemektedir yani.

Yine Tasavvuf büyüklerimizden Hacı Bayram-ı Veli Hazretleri bir ilahisinde

Sevad-ı a'zam, Seavd-ı a'zam, Bana gelipdür Arş-ı muazzam,

Mesken-i cânân, mesken-i cânân, olsa Acap mi şimdi bu gönlüm, diyor.

Yani burada Hacı Bayram-ı Veli Hazretleri, gönlünün, Allahın Meskeni olduğunu söylüyor. Şimdi bu durumda, hem Hoca Ahmet Yesevi Hazretleri hem de Hacı Bayram-ı Veli Hazretleri Allah'la fiilen görüşmüş, gönlünü Allaha mesken etmiş mi oluyor. Dizelerin salt manasına bakıldığında öyle mana çıktığı doğrudur. Ancak, burada anlaşılması gereken fiili değil manevi müşahadedir. Eğer bu, manevi müşahade değilse o zaman Kuranı Kerim'de bizzat Allah-ü Tealanın kendi tanımına ne diyeceğiz. Zamandan ve mekandan münezzeh olan Allah-ü Teala kendisine yer mi göstermiş oluyor o zaman.

Kaf Süresi 16.ncı ayette Allah-ü Teala "İnsanı biz yarattık. Onun için nefsinin kendisine neler fısıldadığını, neler telkin ettiğini de Biz de pekiyi biliriz. Çünkü biz ona şah damarından daha yakınız" derken, kendisine yer mi tahsis etmiş oluyor. Haşa, kendisinin zaman ve mekandan münezzeh olduğunu bilmiyor da bir insanın Şah damarına yakın bir yerlerde olduğunu mu söylüyor.

Ya da Bakara Sursi115.nci ayeti kerimede: Doğu da Batı da (tüm yeryüzü) Allah'ındır. Nereye dönerseniz Allah'ın yüzü işte oradadır. Şüphesiz Allah, lütfu geniş olandır, hakkıyla bilendir" derken Allah-ü Tealaya şeklen YÜZ mü atfedilmektedir.

Veya Fetih Suresi 10.ayette Allah-ü Teala: "…Allah'ın eli onların elinin üzerindedir…" derken Allah-ü Tealaya EL mi atfedilmektedir. Elbetteki hayır. Bunların hepsi temsili tanımlardır, Evliyaullahın tanımları da temsili tanımlar ve temsili müşahadelerdir. İslam Tarihi boyunca da bu tanımlar kullanılmış, (kimi istisnai sapkınlar hariç) kimse de bu tür tanımları kullananın gerçekten Allah'la fiilen görüştüğünü düşünmemişlerdir. Bu tanımlar sadece ve yine manen kulu, Allah'a yakınlaştırmanın tanımları, yol göstermeleri, anlatım teknikleri olarak kullanılan tariflerdir.

Bu tanımlardan, gerçekten Allah'la fiili görüşme, onunla başbaşa oturma gibi manalar çıkarmak, bir Annenin yavrusuna "seni yerim" diyerek severken, Annenin çocuğunu "gerçekten yiyeceği" gibi bir sonuç çıkarmak kadar yanlıştır. Eğer öyle yapacak olsak, hayattaki normal konuşmalarımızı bile tamamlayamayız. Her konuşmamız peşinden, "o manada söylemedim" birçok açıklama yapmamız gerekecektir. Çünkü, "yorgunluktan öldüm, çıldırdım, kafayı yiyeceğim, kollarım koptu vs" türü kullandığımız birçok ifade temsili ifadelerdir ve eğer sizi, anlamaya çalışmayan kötü niyetli kişiler karşısında, birçok yeni açıklama gerektirir anlatımlardır.

Evliyaullahın da Allah-ı Taelayı manevi olarak müşahade ettiği örneklerde kullandığı bu tanımlar da temsilidir. Fakat Evliyaullah için bu müşahade makamları temsilidir derken de Allah aşkı yolunda sülukunu tamamlamayan her Mü'minin müşahade edeceği makamlar olmadığını da söylemek gerekir. Bunu derken de bu makamlara ermenin kesinlikle mümkün olmadığını ifade etmiyoruz. Sadece Allah aşkı ve özlemi ile seyr-i sülukunu devam ettirmekle Allahin izniyle O'na yakınlaşılacağını söylemek elbette mümkündür.

Öte yandan FETÖ kullandı diye mutlaka eleştirmek gerekir ancak bu eleştiriyi yaparken kullanılan Tasavvufi söylemi de hiç suçu günahı yokken acımasızca fakat üstü kapalı eleştirmek adaletlice değildir. Ki bu bağlamda Tasavvufun FETÖ üzerinden suçlandığı bir örnek de Peygamber Efendimiz(S.A.V)'e mülaki olma örneğidir. Evliyaullah bir yana Osmanlı Padişah'larından Yavuz Sultan Selim'in hayatındaki bir örnek bile Peygamber Efendimiz(S.A.V)'e mülaki olmanın mümkün olduğunu göstermektedir.

Yavuz Sultan Selim Mısır seferinde iken bir ara atından iner. Yaşlı vezirler de iner fakat onlar yürümeye daha fazla dayanamadıkları için Yavuz'a elçi gönderirler ve ata binmesini isterler. Yavuz da gelen elçiye, "Peygamber Efendimiz(S.A.V)'in önde yaya ilerlediğini bu durumda ata nasıl binebileceği" cevabını verir.

Yine buna, İmam Gazali'nin El Munkızu Mineddalal adlı kitabında bahsettikleri, güzel bir örnektir. İmam-ı Gazali kitabında; "Halkın hayırlısı olan Sûfileri övdükten sonra, Sûfilerin uyanık iken de Melaike ve Enbiya Ruhlarını müşahade ederek çok faydalar ahzettiklerini(aldıklarını), sonra müşahade suretinden de yükselerek, eriştikleri dereceleri ifade etmeye imkân olmadığını söyler".

İslâm Tarihinde bu şekilde yüzlerce örnekler vardır. Yerimiz müsait olmadığı için hepsini buraya yazamıyoruz.

Velhasılı kelam Tasavvufi söylemi FETÖ kullandığı için Tasavvufi söylem kirlenmez. Tıpkı başlarken söylediğimiz gibi. Bir çekiç adam da öldürür, işinizi de görür. Bu durum kullanana göre değişir. Bunlar alettir, iyi birinin elinde (doktor elindeki bıçak gibi) şifaya dönüşür, kötü birinin elinde ölüme sebep olur. Bu meyanda Tasavvuf da bir yöntem olması babında alettir. Kötü kullanılması onun kabahati değildir. Kötü kullananın yani FETÖ'nün Hainliğidir. Fakat FETÖ, burada Tasavvufu açıkça istismar ederken, "hazır, FETÖ Tasavvufu istismar etmiş, ben de buradan yürüyeyim" türü yaklaşımla Tasavvufu kıyasıya eleştirmek, hem adaletlice değildir hem de İslam ve Türk geleneklerine de aykırıdır.

TASAVVUFU ve DİĞER MASUM CEMAATLARI HEDEFE KOYMAK ve BÖYLECE DE HEDEF SAPTIRMAK SURETİYLE FETÖ'YE SAĞLANAN KORUMA

Diyanet'in iyi niyet görünmeyen bu yaklaşımını, bu Tasavvuf düşmanlığına rağmen, Allah-ü Teala'nın, Peygamber Efendimiz(S.A.V)'in hukukunu korumaya çalıştığını düşünerek biz de tüm iyi niyetimizi toplayarak anlamaya çalıştık ancak Diyanetin, belki kısmen ama bütünüyle sadece Allah-ü Teala'nın, Peygamber Efendimiz(S.A.V)'in hukukunu korumaya gayret etmediğini gördük. Belki bu son cümle kabul edilebilir cümle olarak gelmeyecektir. Nasıl mı? Açıklayalım müsaadenizle;

Tasavvufi söylemi de kıyasıya eleştirerek güya Allah-ü Teala'nın, Peygamber Efendimiz(S.A.V)'in hukukunu korumaya çalışma babında adeta kılı kırk yaran Diyanet, FETÖ'nün, Allah-ü Teala'nın, Peygamber Efendimiz(S.A.V)'in hukukunu açıkça çiğnediği birçok konuyu bu raporuna taşımamış ve bu hukuklar çiğnendiğinde de sessiz kalmıştır.

  1. Camide yaptığı bir vaazında, "siz hükümlerini ayaklar altına aldınız, ben cismini atmışım" çok mu şeklinde kullandığı bir ifadeyle, Kuranı Kerimi kürsüden yere atmıştır. Burada açıkça Allah'ın hukuku ihlal edilmiştir. Diyanet, raporunda buna yer vermemiştir.
  2. 13 Mayıs 2004 yılında Dinler arası diyalog toplantısında Müslüman bir kadınla Gayri Müslim bir erkeğin evlendirilmesiyle, bu konuda Kuranı Kerimdeki ayet ve Allah'ın hukuku açıkça ihlal edilmiştir. Bu konuda Diyanet'in raporuna girememiştir.
  3. Nahl Suresi 43.ncü ayetin "Senden önce de ancak kendilerine vahyettiğimiz birtakım erkekleri peygamber olarak gönderdik. Eğer bilmiyorsanız ilim sahiplerine sorun" şeklinde olan manasını,

"(Ey Peygamber!) Senden önce de, kendilerine vahyettiğimiz erkeklerden başkasını peygamber olarak göndermedik. Eğer bilmiyorsanız Tevrat ve İncil alimlerine sorun"şeklinde değiştirmiş, böylece Allah'ın hukukunu çiğnemiş fakat bu açık ihlâl de Diyanet'in Raporuna girmeye layık olacak bir Fitne hüviyetini kazanamamıştır.

  1. Kuranı Kerimde hakkında açıkça ayet olan başörtüsü konusunda FETÖ'nün,"FURUATTIR" açıklamasına sessiz kalınmış, daha sonra bu konu FETÖ hakkında hazırlanan bu da rapora dahil edilmemiştir. Burada açıkça Allahın hukuku çiğnenmiştir.
  2. Hıristiyanları ve Yahudileri dostlar edinmeyin ayetinin, FETÖ tarafından yapılan "bugünkü Yahudi ve Hıristiyanları kastetmediği" şeklindeki açıklaması da raporda yer almamıştır. Bu da Allah'ın hukukunu ihlaldir ve Diyanet buna da hem sessiz kalmış hem de raporunda yer vermemiştir.
  3. FETÖ'nün "Lailahe İlellah demeniz yeterli, Muhammedün Resulüllah" demeseniz de olur açıklamasına da Diyanet hem sessiz kalmış hem de bu raporunda da cevap vermemiştir. Burada, "Muhammet Allahın Resuludür" şeklindeki Fetih Suresi 29.ncu ayetin ihlaliyle Allah'ın ve Peygamberliği ifade edilmese de olur denilerek Peygamber Efendimiz(S.A.V)'in hukuku ihlal edilmiştir. Bu da rapora girememiştir.
  4. Kendi TV Kanalında Peygamber Efendimiz(S.A.V)'i kamyon şoförü olarak temsil etmişlerdir. Diyanet burada da sesszi kalmış, rapora da yazmamıştır.
  5. "Twitleri ikiye katlayın dedi" denilmek suretiyle Peygamber Efendimiz (S.A.V) hakkında iftirada bulunulmuş ve böylece hukuku çiğnenmiş, Diyanet burada da sessiz kalmış, rapora da yazmamıştır.
  6. Şakirtlerinden biri EZAN'dan "Muhammedun Resulullah" ifadesini çıkarmış, bu da rapora girmemiştir.
  7. Yine FETÖ'nün, "Haçlı'nın ülkenizi işgal etmesi çok tehlikeli değildir. Çünkü sizinle onlar arasında kırmızı çizgiler vardır. Bir kere onlar sizin kadınınıza kızınıza ilişmezler. Mabedinize ilişmezler. İlişmemiş Haçlılar." Şeklindeki açıklaması da rapora girmemiştir.

Bu örnekleri de arttırmak mümkündür. Topu topu 128 sayfa olan metnin ilk 56 sayfası ve daha sonraki sayfalarda yer verilmiş açıklamalarla yaklaşık 80 sayfası Tasavvufi Söylem üzerinden, manevi alem, Tasavvuf-Tarikatler, Evliyaullah, cemaatler İslâm Büyükleri gibi çok önemli konular acımasızca eleştirilmiştir. FETÖ'nün diğer fitnelerine yer verilmiştir ancak bu çok az yer tutmuştur. Yani Diyanet, FETÖ'yü ancak bu kadar koruyabilmiş, elinden bu kadar gelmiş o da elinden geleni ancak bu kadar yapabilmiştir. Bu rapor, bu haliyle üstü kapalı bir korumadır. Açıkça FETÖ'yü korumaya Türkiye'de kimsenin gücü yetmeyeceğine göre ancak bu kadarına güç yettirilebilmiştir.

Rapora başlarken FETÖ nun kullanması sebebiyle, güya Allah-ü Teala ve Peygamber Efendimiz(S.A.V)'in hukukunu koruma gerekçesiyle Tasavvufi söylemi ve bu bağlamda Tasavvuf büyüklerini kıyasıya eleştiren Diyanet, yukarıda sayılan ve Allah-ü Teala ve Peygamber Efendimiz(S.A.V)'in hukukunun açıkça çiğnendiği konularda NEDEN SESSİZ KALMIŞ ve BUNLARI NEDEN RAPORA YAZMAMIŞTIR.

BUNLARI RAPORA YAZMAMAK ASLINDA, TASAVVUFU VE MASUM CEMAATLARI HEDEFE KOYMAK ve ÖTE YANDAN HEDEF SAPTIRMAK YOLUYLA FETÖ'YE ÜSTÜ KAPALI BİR KORUMA SAĞLAMAKTIR.

RAPORDA FETÖ GEREKÇE GÖSTERİLEREK TASAVVUFA NASIL SALDIRILMIŞTIR.

Öncelikle söyleyeceğimiz şey bu saldırı, Raporda FETÖ, yukarıda örnekleri verildiği şekilde ve hedef saptırarak üstü kapalı korunurken, sonuçları zamana yayılarak şimdi beklenmeyecek şekilde, açıktan değil, SÖYLEMİ hedefe konulmak suretiyle Tasavvuf, son derece Profesyonelce(sinsice) saldırıya maruz kalmıştır.

Peki bu nasıl olmuştur? Madde madde açıklayalım müsaadenizle;

  1. Mensuplarına hizmet hareketi, cemaat, hizmet hareketinden arkadaşlar, şakirt vs gibi tanımlamalar kullanan FETÖ, mensuplarına hiçbir zaman MÜRİT kavramı kullanmamışken raporda, sadece gelenekte ve tasavvufta kullanılan mürit kavramı kullanılarak, Selçuklu, Osmanlı, Gazali, Yesevi, Yunus Emre mirasına oklar yöneltilmiştir. Sayfa 10
  2. Orta Asya'dan Anadolu'ya 1000 yıllık geleneğimizi oluşturan Sufilerin bu katkısı raporda, "Sûfilerin, yalnızca kişisel tecrübelerini aktarırken kullandıkları tasavvufî kavramlar, Gülen tarafından istismar edilerek toplumsal bir hareketi yönlendiren ilahî mesajlar gibi sunulmaktadır(sayfa 11)" denilerek Karahanlılardan, Hoca Ahmet Yesevi'den bugüne 1000 yıllık tecrübe hafife alınmıştır. Halbuki 1000 yıllık tarihimiz ifadesinin temelinde bile SUFİ GELENEK vardır. SUFİ GELENEĞİN SOMUT KATKILARI AŞAĞIDA AYRINTILI OLARAK VERİLECEKTİR.
  3. FETÖ nun kullandığı "Ve burada O'nun gözünün içine bakan, O'nun cemâl-i bâkemâlini müşahade eden Hz. Muhammed Mustafa vardır(sayfa 14)." Söylemi üzerinden Tasavvufun da anlatıları arasında olan "O'nun cemâl-i bâkemâlini müşahade eden Hz. Muhammed Mustafa" olduğu düşüncesi tartışmalı hale sokulmuştur.

Halbuki FETÖ nun kullandığı "O'nun cemâl-i bâkemâlini müşahade eden Hz. Muhammed Mustafa" bu söz, hem ona değil Evliyaullaha aittir hem doğrudur hem de yukarıda anlatıldığı gibi cismani(Peygamberlerin aracısız görüşmeleri hariç) değildir.

Eğer buna inanmayacaksak Peygamber Efendimiz(S.A.V)'in Miracta şahit olduklarına da mı inanmayacağız. Miracta olan da "O'nun cemâl-i bâkemâlini müşahede " idi. Diyanet Tasavvufun da kullandığı bu söyleme ateş ederek dolaylı bir şekilde Mirac inancına bile halel getirecek yanlış sulara dalmaktadır. Bu söylem Peygamber Efendimiz(S.A.V)'in "Sidrei Münteha'yı" geçti inancını bile tartışmaya açacak sinsi bir amaç mı içermektedir yoksa.

Manevi söylemlere Pozitivist açıklama getirilemeyeceğini ve getirilmemesi gerektiğini en iyi Diyanet'in bilmesi gerekir. Sonuçta Türkiye'deki İslam Dininin temsili makamındaki en yüksek resmi otoritedir. Yani, Köy Hizmetleri, TÜBİTAK, Hazine Müsteşarlığı gibi bir kurum değildir. Yani Pozitivist mantığın hiç olmaması gereken bir kurumdur.

Rapor, burada Allaha "GÖZ" atfedilerek cismanileştirmiştir demektedir(sayfa 14-15) ama yukarıda Fetih Süresinde yer alan bir ayette ele aldığımız "Allahın Eli" derken o zaman Allah-ü Teala'nın bizzat kendisi de yine kendisini cismanileştirmiş mi olmaktadır.

  1. Cenab-ı Hakkı Dünyada Müşahade(sayfa 16) başlığı altında, Allah-ü Tealaya hiçbir şekilde ulaşmanın ayetler desteğiyle de asla olamayacağı belirtilmiştir. Ayetlerin belirttiği manalara haşa ve elbette söyleyecek hiçbir sözümüz olamaz ama burada da bir kurnazlık yapılarak Allah-ü Teala'ya daha yakın olmanın yolunu hedefleyen Mutasavvıfların bu usulleri İslam dışı gösterilmektedir. Halbuki Allah'la müşahade elbette cismani olamaz ama yukarıda da belirttiğimiz gibi Hacı Bayram-ı Veli, Hoca Ahmet Yesevi Hazretlerinin şiirlerinde geçen müşahade türlerine de vurgu yapılmalıydı. Bu yapılmayarak 1000 yıllık İslam Tarihimizin kökleri sinsice İslam dışı vaziyette bırakılmıştır.

Müşahade kavramı da FETÖ'nün istismarı üzerinden Tasavvufa saldırı aracı olarak kullanılmıştır. Müşahade kavramını Diyanet, kendi kurumunun basmış olduğu ansiklopediye baksaydı, kavramdan İslâm büyüklerinin(bunu istismar eden FETÖ'nün değil) neyi kastettiğini daha iyi anlardı.

Süleyman Ateş'in[1], Diyanetin kurumlarından, Diyanet Vakfının yayınladığı İslam Ansiklopedisinde kaleme aldığı Müşâhade maddesinde Vahdet-i Şuhut diye de tanımlanan bu kavram; "hissî bir görme ve algılama değil mânevî ve ruhî bir keyfiyet olduğu bu hali yaşamayanların onun mahiyetini kavraması mümkün olmadığı" şekliyle tanımlar.

Tarife devamla Süleyman Ateş; "Müşâhede halini yaşayan velîlere ehl-i müşâhede veya ehl-i şühûd denir. Büyük velîler ve ârifler her şeyde Allah'ı müşâhede ettikleri gibi bütün varlıkları da O'nunla müşâhede ederler, müşâhedesiz geçirdikleri yılları yaşanmış saymazlar. Bâyezîd-i Bistâmî'nin yaşı sorulduğunda dört yaşında olduğunu, yetmiş yıl dünya hicabının ardında kaldığını, hicap içinde geçen zamanı ömürden saymadığını söylemesinin sebebinin" bu olduğunu açıklar.

Süleyman Ateş, Müşâhede hakkında yine devamla; Öte yandan Bâyezîd-i Bistâmî'nin, "Allah'ın öyle kulları vardır ki dünya ve âhirette bir lahza Allah'ı müşâhededen geri kalsalar mürted olurlardı" sözüyle büyük velîlerin sürekli müşâhede halinde olduğunu ifade etmek istemiştir. Yûnus Emre'nin, "Yûnus Emre gözün aç iki cihan dopdolu Hak"; "Can gözü O'nu gördü dil O'ndan haber verdi"; "Ol dost yüzün görelden aklım başıma gelmez benim"; "Ben bu dem seni gördüm nicesi sabreyleyem"; "Ben dost cemâlin görmüşem hûr u cinânı neylerem" gibi mısralarla müşâhede halini anlatır. Başlangıçta "Hak ile kulu arasındaki perdelerin teker teker kalkıp ilâhî tecellilerin temaşa edilmesi" anlamına gelen müşâhede sonraları "melekleri veya ölülerin ruhlarını, onların kabirdeki hallerini görme, gayba ait bazı hususları görüp onlardan haber verme" mânasında da kullanıldığını" ortaya koyar.

Buraya kadar yazılanlardan da anlaşılacağı üzere Diyanetin, adeta Tasavvufa saldırmaya ısrar edercesine Müşâhede kavramını illa da cismani Müşâhede olarak algılamasının ilmi bir dayanağı da yoktur. Böyle bir dayanak olmamasına rağmen Müşâhede kavramı üzerinden Tasavvufu ithama devam etmesi kabul edilir bir durum değildir.

  1. 22.nci sayfada yine FETÖ'nün istismar ettiği tecelli kavramı ele alınmakta ve burada tecelli kavramı ismi fail kalıbı üzerinden "Mütecellî kelimesi, "meydana çıkan", "görünür duruma gelen", "açık seçik görülen" gibi anlamlara gelmektedir" şeklinde tanımlanmaktadır.

Halbuki Kuranı Kerimde Kasas Suresi 30.ncu ayette " Musa, ateşin yanına gelince, o mübarek yerdeki vadinin sağ tarafındaki ağaçtan şöyle seslenildi: Ey Musa! Şüphesiz ben, evet ben Alemlerin rabbi olan Allahım" geçen ifadeye göre Hâşâ, bu durumda ayette dile geldiği yazılan ağaç(Diyanetin illa da Cismani anlamada inadına göre ) Allah mı olmuş olmaktadır.

Yine tecelli bazen Leyl suresi 2.nci ayette olduğu gibi bizzat " Gündüze yemin olsun, bizzat göründüğü zaman" bazen de Araf suresi 143.ncü ayette olduğu gibi "Rabbi dağa tecelli edince onu darmadağın ediverdi" Allah'ın gücünün yansıması şeklinde de olabilir.

Müşâhede kavramını olduğu gibi Tecelli kavramını da yine Diyanet kendi kurumunun basmış olduğu ansiklopediye baksaydı, tecelli'den İslâm büyüklerinin(bunu istismar eden FETÖ'nün değil) neyi kastettiğini daha iyi anlardı. Kendi ansiklopedisindeki bilgiyi bilmiyor olması tahmini zayıf olduğuna göre Diyanet, bu durumda bilmesine rağmen Tasavvufa açık bir saldırıda bulunmaya devam etmekte olduğu ihtimalinden başka bir şey akla gelmemektedir.

Semih Ceyhan'ın[2] yine Diyanet Vakfının yayınladığı İslam Ansiklopedisinde kaleme aldığı Tecelli maddesinde bu kavramı; "Kelabaziden rivayetle, kul ile gaybı temaşa arasında beşerî varlığın perde olması hali olarak tanımlar. Perde ortadan kalkınca tecelliler zuhur eder." der.

Ceyhan bir başka tarifle de bu kez Kuşeyrî'den rivayetle: "havas(yani İslâm Büyükleri) ehli sâlikler daima tecelli halini temaşa eder" şeklinde bir tanımlamada bulunur. Görüldüğü gibi tecelli, Diyanet'in isnad ettiği şekliyle yani Allah-ı cismen görmek değildir. Fakat Diyanet, FETÖ'nün kullanmasını fırsat bilerek İslâm Tarihi boyunca var olan Tecelli kavramını Tasavvufa saldırı aracına dönüştürmekten çekinmemiştir.

Müşâhede ve Tecelli kavramlarından Evliyaullahın anladığının bu olmasına rağmen ilk 50 sayfada defalarca bu kavramların ısrarla, "Allah'ın Cismani şekliyle temas edildiğinin" iddia edilmesi iyi niyetle açıklanamaz.

Bu yazımız üzerine Diyanet, "biz Tasavvufu ve Mutasavvıfları kastetmedik diyebilir". Evet gerçekten da Tasavvuf açıkça, "Tasavvuf" denilerek eleştirilmemektedir. Diyanet burada Tasavvufa olan saldırısını SİNSİCE yapmaktadır. Nasıl mı? Şöyle;

Yukarıda da izah edilmeye çalışıldığı gibi FETÖ'nün bu söylemi kullanmasını fırsat bilerek TASAVVUFUN KULLANDIĞI SÖYLEMİ sürekli tahkir ederek FETÖ üzerinden aslında hangi kuruma yani Tasavvufa saldırmak istediğini açıkça göstermektedir. Çünkü kullandığı kavramların Tasavvufi kavramlar olduğunu kendileri ve bu konularla mülaki olanlar çok iyi bilmektedir.

Hatta bırakın mülaki olmayı Liseler de Edebiyat dersi alan ve bu dersi hatırlayan herkes bu kavramların Tasavvufi kavramlar olduğunu çok iyi bilmektedir. Eğer Diyanet iyi niyetli olsaydı, "FETÖ bu kavramları istismar etmektedir, aslında bu kavramları aslına uygun kullanan Tasavvuf kurumudur ve bu kurumu biz bu eleştirilerimizden muaf tutuyoruz" demesi gerekirdi.

Bu durumu bir örnekle açıklamaya çalışalım. Mesela: Bir Beden Eğitimi Hocasının, okul bahçesinde derse sokmak istediği ve hepsi eşofman giyen talebelere "eşofman giyen talebeler" diye hitap etmesi yeterince açıklayıcı olmayacaktır. Çünkü bahçedeki talebelerin tamamı eşofman giymektedir. Bu durumda Hoca "faraza 5.sınıf talebeleri ya da 4.sınıf talebeleri" türünden ayırımda bulunması gerekir. Hoca eğer böyle bir ayırım yapmasa tüm eşofman giyen talebeler muhatap alınmış olacaktır. Bu yüzden, eşofman giyen talebeler içinden bir ayırım yapılması zorunludur.

Buradaki durum da aynı böyledir. Tasavvufi söylem, adı üstünde adeta "alameti farika" gibi tapulanmış denecek kadar Tasavvufa ait bir söylemdir. Bu söylemi FETÖistismar ettiği için doğal olarak Diyanet de FETÖ'nün istismarını ortaya koymak adına onları eleştirmiştir. Fakat acımasızca (FETÖ kesinlikle hakediyor) sürdürdüğü bu eleştiriyi yaparken, bu söylemin asıl sahibi olan Tasavvuf kurumunu ayırması gerekmektedir.

Çünkü bu söylemi hem Tasavvuf kurumu hem de FETÖ kullanıyor durumdadır. O halde Tasavvuf söylemi üzerinden eleştiri yaparken FETÖ'yü değerlendirme sırasında yine bu söylemi kullanan Tasavvufu ayrı tutması hakkaniyet gereğidir. Yara alacağını bile bile böyle bir ayrımı gitmemek, Tasavvuf kurumuna kasıtla yara aldırmak sonucunu doğuracaktır.

TASAVVUF-TARİKALAR NEDEN ÖNEMLİDİR

Peki, bu kadar savunduğumuz Tasavvuf-Tarikatlar çok önemli midir ya da önemli ise neden bu kadar önemlidir. Bunları da maddeler halinde sıralayalım:

  1. Tasavvuf-Tarikatlar, öncelikle Anadolu, Balkanlar olmak üzere Osmanlının fethettiği tüm yerlerde İSTİMALET Sistemi üzerinden, Fetih sonrası dönemi kuran, sağlamlaştıran yapılardır.
  2. Bu destek sadece Fetih sonrası değil, Fetih öncesi ve sırasında da veriliyordu. II. Murad'ın İstanbul Kuşatmasına Emir Buhari(Sultan) müritleriyle birlikte katılmış, bu katılımla da kendi müritlerinin yanı sıra diğer askerlere de büyük moral vermişlerdi[3].
  3. Bundan dolayı Tasavvuf-Tarikatlardan Anadolu'da Bizans olmak üzere, Balkanların Hıristiyan idareleri son derece rahatsızdılar. Çünkü Osmanlı'nın eline geçen bu toprakların halkları, İstimalet Sistemini kullanan Tarikatlar eliyle Osmanlı'ya isyan edip onları buralardan kovma bir yana, Osmanlı'dan memnun hale getiriliyordu. Böylece Bizans ve Balkanların Hıristiyan Devletlerinin, Osmanlı'nın eline geçen bu toprakları geri almak ümitleri ortadan kalkıyordu.
  4. Tarikatlardan rahatsız olan bir taraf da Şii-Safevi geleneği idi. Onlar da İslâmi bir söyleme benzemesi sebebiyle Şii'liği kullanarak, aslında Safevi amaçlarına hizmet etmek için halkı isyana kışkırtıyorlardı. Bu bağlamda Osmanlı'ya karşı yapılmış Tarikat kaynaklı isyanların tamamı Şİİ-SAFEVİ ya da bunların bileşenleri, türevleri kaynaklı isyanlardı.
  5. Osmanlı da kendi içişlerinde büyük bir fitne çıkaran bu dini görünümlü siyasi kışkırtmaları dengelemek için Orta Asya'dan Tarikatlara çağrı yaparak yardım istemiştir. Bu nedenle her ne kadar bu çağrıdan önce başta Şeyh Edebali olmak üzere Anadolu'da Tarikatlar var ise de bu davet üzerine Orta Asya'dan birçok tarikat ve mensubu Anadolu'ya KURTARICI OLARAK gelmiş, özellikle Şah İsmail'in Erdebil Tekkesi mensuplarını Hamit-Teke ili ve Anadolu'nun tüm bölgelerine göndermek suretiyle ortaya çıkarttığı Şİİ-SAFEVİ kışkırtmasını dengelemiş ve büyük oranda önlemiştir[4].
  6. Bu bağlamda Buhara, Semerkant, Taşkent gibi İslam Merkezlerinden Meşayihin, Anadoluya davet edildiği gibi, Buhara'daki Nakşibendi Tekkesine 5.000 akçe sürekli gönderilmesine devam edilmek suretiyle finansal destekler de sağlanmıştı[5].
  7. Yıldrım Bayezid'in damadı ve II. Murad döneminin ünlü Mutasavvıfı Emir (Buhari) Sultan'ın, Şah-ı Nakşibend Bahaddin'in Mürşidi ve Mürebbisi olan Seyyid Emir-i Külal'in oğlu olması, Osmanlılar ve Orta Asya Tasavvuf geleneğinin ne denli yakın olduğunu gösteren bir başka örnekti[6].
  8. Horasan ve Semerkant muhitinin iki Nakşibendi Şeyhi olan Molla Abdurrahman Cami ve Ubeydullahı Ahrar'a Fatih'in özel ilgisi vardı ve bu yakınlık karşılıklı mektuplaşma ve desteklerle de devam etmişti[7].
  9. Bu ve buna benzer yakınlıkların sağlanması suretiyle İran'da Mevlana Abdurrahman Cami, Hindistan'da Ahmet Faruk-u Serhendi ve Şah Veliyyullah Dihlevi, Suriye'de Şeyh Abdülgani en-Nablusi gibi Meşayihle temsil edilen ve giderek yaygınlaşan Nakşibendi Tarikatının tesir sahası az bir zamanda Bosna'dan Sumatra'ya, Kahire'den Kansu'ya kadar genişleyerek başta Şİİ-SAFEVİ kışkırtmaları olmak üzere siyasi kargaşalarla birliği bozulan ümmetin vahdetini garanti altına almakta ve diğer Sünni Tarikatlarla birlikte mühim bir vazife icra etmekteydiler.[8]
  10. Orta Asya kaynaklı Tarikatların sağladığı bu tür destekler sonucunda, Tarikat düşmanlıklarının temelinde tabiri caizse KUYRUK ACILARI olduğu rahatlıkla görülecektir. İlk kuyruk acısı başta Bizans olmak üzere Balkan Hıristiyanlarının acısıdır. İkincisi ise Şİİ-SAFEVİ kuyruk acısıdır.
  11. Bizans-Balkan kaynaklı Tarikat Düşmanlığının yerini bugün, yukarıda da bahsettiğimiz Tarikatlara itham edilen Çin ve Hind Mistisizmi söylemi almıştır. Bu söylem üzerinden de Tarikatlar zayıflatılmak istenmektedir.
  12. Şİİ-SAFEVİ kaynaklı Tasavvuf düşmanlığının temelini de "Kur'an Müslümanlığı, Uydurulmuş Din, İndirilmiş Din, Tarikat Şirktir" türünden söylemler almıştır. Tarikat düşmanlığının temellerine kadar inildiğinde bu etkiler açıkça ortaya çıkacaktır.
  13. Bu etkilerin görülmesi şaşırtıcı olmayacaktır. Çünkü bu etkiler yeni değildir. Selçuklu-Osmanlı'da " Haşhaşiler, Baba Zünnun, Kalenderoğlu, Şeyh Bedreddin, Şahkulu, Börklüce Mustafa, Torlak Kemal" türü yapılan isyanların temeli, ağırlıklı Şİİ-SAFEVİ olmak üzere Batını, Rafızi isyanlardır. Yaydığı söylemle gönülleri fethederek, büyütülmek istenen isyanlara halkın katılımını engellemek suretiyle, bu kışkırtmalara en fazla direnen Tarikatlardı.
  14. Tarikatların, halkın, Selçuklu-Osmanlı İdarecilerinin yanında yer almalarını sağlamaları bu isyanlardan beklenen neticelerin toplanmasına engel olmuştu. Bu sebeple de Selçuklu-Osmanlı dönemlerinde de şu anki zamanlarda da Tarikatlar Batılı ve Şİİ-SAFEVİ zümrelerin hedeflerinde olmuştur. Bu saldırılar halen de devam etmektedir.
  15. Gönül işi olan Tarikatlarda zorlama yoktur. Severek yaptırır müntesiplerine yapılması gerekenleri. Fedakârlık, yardımseverlik, paylaşmak türü Müslüman kardeşiyle yardımlaşma ilkesi, üzerine düştüğü hassasiyetlerdir. Bu nedenle de etrafında halk kolay toplanır.
  16. Tarikat, Allah'a ulaşma, Allah aşkını bulmada bir yöntemdir. Bunun için de kaynağını Ayet, Hadis, İcma-ı Ümmet, Kıyası Fukahâ'dan alır. Bir tekliftir. İsteyen dahil olur, istemeyen olmaz. Aslında Tarikatların çağrısı bu kadar yalındır.
  17. İstimar yok mudur? Her yerde olduğu gibi burada da olur. Ama istismarcılar uzun süre barınamaz.
  18. Yanlış insanlar yok mudur? Onlar da vardır. Ama onlar da ya ıslah olur ya da yapıdan ayrılır. Tıpkı tedavi olmaya Hastaneye gelen hastalar gibi. Doktorun tavsiyesini dinleyenler ve nasibi olanlar iyileşir. Dinlemeyen ve nasibi olmayanlar da şifa bulamaz. Tarikatlar da öyledir. Mürşidin tavsiyesini dinleyen ve nasibi olanlar yanlış davranışlarını bırakırlar, dinlemeyip yanlış davranışları bırakamayan ve nasibi olmayanlar da orada barınamazlar.
  19. Nasıl hastanelerdeki hastaları görüp, "burası nasıl hastane, buradaki insanların iyi olması gerekmiyor mu, bunların hepsi hasta" denilemeyeceği gibi, tarikatlardaki yanlış hareketleri olan insanları görünce de "nasıl tarikat burası, buralar yanlış insanlarla dolu" da denilemez.

Neden?

Hastanelerde hastalar olur çünkü, Hasta olanlar şifa bulmak için hastanelere gelirler. Tarikatlarda da yanlış insanların görünmesi de aynı sebepledir. Bu nedenle, tarikatlarda yanlış insanların varlığının çok olduğunu görmek, yanlış insanların, doğru şeyler öğrenebilmek için tarikatlara yönelmesi sebebiyledir. O yanlış insanlar doğru şeyler öğrenmek için oralara gelirler de o yüzden tarikatlarda yanlış insanlar çokça görülebilirler. Sonunda bu insanlar YİĞİT ALPERENLER olarak Tarikatlarca eğitim almış ve dönüşmüş olurlar.

Ebubekir Sofuoğlu


[1] Ceyhan, Semih, "Müşâhede" TDV İslâm Ansiklopedisi, c.32, s.153

[2] Ceyhan, Semih, "Tecelli" TDV İslâm Ansiklopedisi, c.40, s.241-243

[3] İrfan Gündüz, Osmanlılarda Devlet-Tekke Münasebetleri, Seha Neşriyat, İstanbul 1989, s. 27

[4] Gündüz, s.38

[5] Gündüz, s. 40

[6] Gündüz, s. 47

[7] Gündüz, s. 43

[8] Gündüz, s. 42

YAZIYI GÖNDER
İsim Soyisim
E-Posta
Alıcı E-Posta
Mesaj
Doğrulama
* Birden fazla kişiye göndermek için, mail adresleri arasına “ ; ” koyunuz
www.fikriyat.com
2017 Fikriyat. Tüm hakları saklıdır.
BİZE ULAŞIN