Arama

Ümit; İslâm medeniyeti…

Ümit; İslâm medeniyeti…

,

a. "Ödev, yasa saygısından doğan bir davranış zorunluluğudur";
b. "Öyle davran ki, irâdenin temel kuralı (düstûru) aynı zamanda hep geçerli kalacak yasalılığın ilkesi de olabilsin";
c. "Öyle davran ki, hem kendinin hem de başkalarının kişiliğinde insanlık haysiyetine dâimâ saygı gösteresin ve aynı zamanda kişiyi amac addedip onu hiçbir vakit yalınkat arac olarak kullanmayasın!",[i] diyor.

  1. Çağımızın İngiliz-Yahudî medeniyeti, buraya değin açıklamağa çalıştığımız üzre, yeryüzünün dörtbir köşe bucağına yayılıp irili ufaklı bütün toplumları ve kültürleri kaçınılmaz etki alanına çekmiştir. Özellikle de Yirminci yüzyılın ikinci yarısında insanlığın gündemini tayîn eden tek merci durumuna girmiştir. Buna da 1990ların başlarından beri 'küreselleşme' denilmektedir. Bahse konu medeniyetin maddî, başka bir anlatımla, tüketim çılgınlığı ateşini alabildiğine körüklemeğe yönelik olan ve artık hiçbir hesaba kitaba sığmayan üretimi durmadan yükseltme çabaları ile insanın duyguları ile düşüncelerine ket vurmak, dolayısıyla da onu rahatlatmak amacını taşıyan anlamca bulanık kavramları üreten zihin işlemlerini ve her şeyin satılıp satınalınması üzerine kurulu iş görür (Fr fonctionnel) temel değerleri bütün yaşama düzlemlerine mâledebildikleri ölçüde milletler yahut toplumlar, çağdaşlaşmış yahut ilerilemiş kabul edilirler. Bu dayatılan şartları reddedenler yahut onlara erişmekte zorluk çekenler çağdışı yahut geri kalmış şeklinde nitelenirler.

Sözünü ettiğimiz medeniyetin ve onun resmî ideolojisi Hür Sermâyeciliğin, insanlığı kuşatması, beşeri ruhca; doğayıysa maddeten, dönüşü olmayan biçimde aşındırıp tüketmektedir —çevreci hareket, bu bakımdan, göz boyamadan, 'dalga geçme'den, aldatmacadan özge bir anlam taşımaz. Karşısına, insanı ve doğayı şefkatla, hürmetle, dürüstlük ve adâletle kucaklayacak bir seçenek tezelden çıkarılmadığı takdîrde, medeniyeti ile onun resmî ideolojisi durumundaki Hür Sermâyeciliğin, tarihi, hem manen hem de maddeten noktalayacağı artık uzak bir ihtimâl olarak görülmemelidir.

  1. Demekki burada canalıcı sorun:

    i. Seçeneğin ne olduğu;
    ii. Tarihte görülmüş olan bir medeniyetin, tekrar tanzîm olunarak gündeme çıkarılmasımı;
    iii. Yoksa şimdiye değin yaşanmamış olan bir medeniyetin inşâa olunmasımı;​
    iv. Nihâyet, seçeneğin, elân yürürlükte olanla dialektik ilişki içerisinde onu kendi doğrultusunda değişikliğe uğratmasımı;
    v. Yoksa onunla ölüm kalım mücâdelesine girerek onu toptan ortadan kaldırmasımı gerekir, şeklinde görünüme çıkmaktadır.
  2. Günümüzde Avrupalı olmayan üç belirli medeniyet güc odağından ikisi iktisâtca büyük ivme kazanmış olup tarihte de pek önemli mevkiler işğâl etmiş medeniyetlerin vârisi Hind ile dir. Şu var ki bunlar, evrenselleşmemiş (Fr ? cumenique) ve arkalarında doğrudan doğruya Allah tebliği bulunmayan, böylelikle örfler bağlamında varolagelmiş, dolayısıyla da ahlâk çerçevesine yerleşmemiş olan medeniyetlerdir. Bu yüzden, Çin ile Hint, iktisâtca kalkındıkca, manevî varlıklarını, ne ister istemez iyice fedâ edeceğe benzerler. Geriye üçüncü güc odağı kalmaktadır: Bilim, fen ile iktisât bakımlarından gelişmelere ayak uyduramamış, sonuçta, 'dünyevî medeniyet zekâsı'[ii] dumûra uğramış, bu yüzden de dışarıya bağımlı duruma düşüp ezilmiş olan, buna karşılık 'sırt'ını biricik tahrîf olmamış tebliğe dayamış İslâm medeniyetidir.

Bilimde, fen ile iktisâtta geri ve dışarıya bağımlı kalmış olması, İslâm medeniyetinin, çağımızda insanlığı hâkimiyetine almış olan medeniyetle ölüm kalım mücâdelesine girmesini imkânsız kılmaktadır. Tek makul çâre, dialektik ilişkide bulunarak tebliğin öngörüp gösterdiği doğrultuda ahlâk ile âdâp çerçevelerini İngiliz-Yahudî medeniyetine kabul ettirirken, ikincinin, birinciyi bilim, fen ile iktisât sahalarında yeniden yapılandırmasıdır. İngiliz-Yahudî medeniyeti, ahlâkca, âdâpca —manen— İslâmlaşırken, insanlık, yakın gelecekte kendisini bekleyen fecîi sonu hazırlayan iki aşırı ucun —sefillik ile sefihlik— 'câzibe' alanından kurtulacaktır. Bu kurtarıcı zihnî mücâdele sürecini boşandırıp bunun başını çekmeğe en yatkın kadro, felsefe-bilim sistemini kurmasına seksen yıl önce 'ramak kalan'[iii] ve İslâm âleminde Yeniçağ dindışı medeniyetinin işleyişi ile zihniyetini en yakından tanımış olan ve yeniden Müslümanlığa dönmek gayretini gösteren bir kısım Türk düşünür araştırmacısı tarafından oluşturulabilinir.

  1. Böyle kadrolar, eğitim-öğretim yoluyla kurulabilirler. Eğitim, insanlaşmanın, insan-olmanın zemînidir. Dinden, eğitim ile zanaattan yoksun kültür yoktur. İnsanın manen cıhâzlanmasını 'din' sağlar. Zanaat ise, zorunlu ihtiyâçların karşılanması ve gereksinilen âletlerin imâl edilmesi hüneridir. Din, kişinin tek olarak varolma şartlarını tayîn eder ve toplum hâlinde yaşamanın —edep, âdâp gibi— kurallarına ve kural manzûmelerine kaynaklık edip bunları 'kutsar', yânî meşrûu kılar. Gerek dinin, dolayısıyla örf ile ahlâkın gerekse zanaatın temel unsurlarını, anlam ile önemlerini, toplum zeminine serpiştirerek eken 'eğitim'dir. Medeniyetleşmiş toplumda belirli kurumlarda biçimselleştirilip sistemleştirilmiş bilgileri, bir öğretici öbeğin, öğrenenler kitlesine aktarması işine de 'öğretim' diyoruz. Biçimselleştirilip sistemleştirilmiş bilgilerden oluşan tutarlı bütünlükler 'bilimler'dir. Bilim yapmak, bilinmeyeni 'bilinir' kılmak, yeniyi keşfetmek, yerine göre de icâd etmektir. Öyleyse 'bilim', 'yenilenmek' demek olan 'öğrenme'yi zorunlu kılar. 'Bilimle uğraşan' 'özne'dir. Yöneldiği şeyse, 'nesne'dir. Bilim âdâbı, 'özne'nin kendini 'nesne'ye karıştırmasına karşıdır. Bu kuralın, Yeniçağ Batı Avrupasında sarsılmaz bir tutarlılıkla yürütüldüğüne tanık olunur. 'Bilim', insan olmayan varolanlarla uğraştığı sürece, söz konusu kural, yerindedir. Bahsolunan sınır aşıldığındaysa, edep hudutlarının dışına çıkılmış, özde özne olması gereken insan, nesneleştirilmiş olur. İşte burası, genelde, Yeniçağ dindışı Batı Avrupa ile onun devâmı şeklinde kabul ettiğimiz Çağdaş İngiliz-Yahudî medeniyetlerinin göze batan ve yıkıcı olan cihetidir. Yeniden yapılanmakta olan İslâm medeniyeti bu hayatî önemi hâîz hususu hep titizlikle göz önünde tutmalıdır. Özetle söylersek: Doğa, öyleki 'insan'ın 'beşer', yânî maddî ile bedenî yanı incelenirken 'nesnel' tavır kaçınılmaz şarttır. Buna karşılık insanın 'insanî', yânî ruhî-manevî tarafına 'bilimsel', başka bir deyişle, 'nesnel' tutumla eğilmek, hem 'bilimsel değil'dir hem de 'edebe aykırı'dır. Zirâ 'özne'nin, 'nesne'leştirilmesi, 'insan'ın 'insanlık' hassasının hiçe sayılması anlamını taşır.

Nihâyet, 'insan'ın 'insanlık hassası'nın hiçe sayılması, 'temel ölçü'nün inkârının ürünüdür. Nitekim Eflâtun, bu hususa "Kanunlarımda (IV. kitap, 716/c) dikkatimizi şöyle çekmektedir: "...Senin ile benim, aslında bütün şeylerçin ölçü,Tanrıdır..." Onun yokluğu 'başıboşluğu' getirir. "Komutansız kalmak anlamına gelen başıboşluk ise, bütün insanların hayatından kökü ve sapıyla toptan sökülüp atılması gereken kötülüktür" (XII. kitap, 942/d).

  1. Tektanrılı vahiy dini ile bilimin, Batı medeniyetleri câmiasında tarih sahnesine çıkmış olduklarından daha önce söz etmiştik. Bahsi geçen iki muazzam yapıdan bilim, yalnızca doğayı, dünya ile evreni tanımamızı, öğrenmemizi sağlayan yol yordam ile bilgileri derleyip düzenleme yöntemini zapturapt altına alan en önemli etkendir. Din, ruh insicâmını, başka sözlerle, ruhun, hayata yansımış şekli demek olan ahlâkın temel direği ölçüsündeki niyet dürüstlüğünü (OrL intentio recta) şart koşar. Nitekim Hz Muhammed, "eylemler, niyetlere göre değer kazanırlar"[iv] diyerek, eylemin, kendi başına değer taşımadığının altını çizmiştir. Eylemin, yalınkat örfemi yoksa ahlâka göremi ortaya koyulduğunun ölçüsünü niyet tayîn eder. Sahîh niyete dayanmayan eyleme gösteriş denir. 'Rahmânî insan'ın eyleminin, gösterişle uzaktan yakından ilgisi bulunmaz. O, 'sahîh niyet'le davranır. Davranışlarım ile eylemlerim, gösterişemi, yânî sahte yahut kötü niyetemi dayanır yoksa sahîh niyetin ifâdesimidirler, sorusunun cevabını bilen iki merci vardır: Biri Allah, öbürüsü de ben. Şu durumda 'niyet', Allah ile ben arasındaki bağın mahremliğinde saklıdır.

İki çeşit mahrem vardır: Birincisi, Yunus Emre' nin (1240? - 1320), pek vecîz biçimde ifâde ettiği üzre, "benden içeri 'ben'"de ifâdesini bulan Allah - ben bağlantısının; ikincisiyse, kadın - erkek ilişkisinin mahremliği.

Hayatta başarılabilinecek en zor iş, sahîh niyetin, uyanıkken de, hattâ, uykudayken de her dem muhâfazasıdır. Bunu gerçekleştirebilen, bükülmez bir irâdenin mâlikidir. İşte, bükülüp eğilmez irâdeyle davranıp eyleyen 'Rahmânî insan'dır. Bireyde bulunabilecek 'Rahmânîlik pırlanta'sı, şeklî ayrıntılara boğulmamış, gösterişsiz, duru bir din eğitimi sâyesinde bulgulanıp işlenebilir.

Din eğitimiyle, irâde sağlamlığı kazanılırken, bilim öğrenimi yolundan gidilerek de tutarlı düşünme alışkanlığı edinilebilinir. İkisi, kendikendini zapturapt altında tutabilen insan bireyini verir.

Tutarlı düşünebilen kişi, yargılarına hırslarını, heyecânlarını, tutkularını, yalpalamaları ile duygusallıklarını karıştırmaktan uzak duran bireydir. Mantık-matematik öğrenimiyle kafası nizâm intizâma kavuşturulmuş kişi ancak tutarlı düşünme yetisiyle donanabilir. İrfân sâhibi olmak, alfabetisation (okur-yazar olma) kadar arithmetisation (hesab etme hünerini edinme) becerisine (Fr&İng performance) dayanır.[v] Öyleyse geleceğin seçenek medeniyetinde eğitim ile öğrenim, Eflâtun" un işâret etmiş olduğu üzre, din ile mantık-matematik unsurlarını esâs almalıdır. Bu iki temel unsura —yürüyüşcülük, tarımcılık, izcilik ve benzeri yollardan— doğa sevgisi ile saygısını zerkedecek eğitimler ve müzik tedrisi ile beden terbiyeleri de eklenmelidir. Böylelikle yetişen kişiye sorumluluk duyuşu ile gıllı gışlı olmama irâdesi, yânî gönül temizliği aşılanmış ve onda arkadaşlık ile dayanışma arzusu ve beden sağlığı ile gücü geliştirilmiş olur. Ahlâk duyuşu ile matematik düşünüş gibi, vakıalardan elde edilemeyen hâlis, yozlaştırılmamış sanatlar arasında en tavsîyeye şâyan, yüce olanı müziktir.

('nın, Dergah Yayınları'nca yayınlanan 'Çağdaş Küresel Medeniyet – Çağdaş Küreselleştirilen İngiliz Yahudi Medeniyeti – Anlamı, Gelişimi ve Konumu' isimli kitabından alıntılanmıştır.)

Ş.


[i] a) "Pflicht ist die Notwendigkeit einer Handlung aus Achtung vor dem Gesetz"

- "Kritik der praktischen Vernunft", IV/400 ("Pratik Aklın Eleştirisi").

b. "Handleso, daB die Maxime deines Willens jederzeit zugleich als Prinzip einer allgemeinen Gesetzgebung gelten könne" —"Krpr V", V/30.

(b)de dile getirilen düstûru (Maxime) "Grundlegung zur Metaphysik der Sitten"de ("Ahlâk Metafiziğinim Temeli"nde) zikrolunan "Handle nur nach der jenigen Maxime, durch die du zugleich wollen kannst, daB sie ein allgemeines Gesetz werde" ("Öyle bir düstûr uyarınca davran ki, sonuçta, o, aynı zamanda irâden doğrultusunda genelgeçer bir yasa olsun" düstûruyla krz.

c. "Handle so, daB du die Würde der Menscheit sowohl in deiner Person als in der jedes anderen jederzeit achtest und die Person immer zugleich als Zweck, nie als bloBes Mittel gebrauchst!"

  • "Kr pr V".

[ii] Fr intelligence civilisatrice mondaine.

[iii] Bkz: Teoman Duralı: "Felsefe-Bilime Giriş": VIII. Bölüm, "Felsefe-Bilime Ramak Kalmışken/ Türklerin Düşünce Tarihi ve Felsefe-Bilim", 105. - 129. syflr.

[iv] Buharı den: 810 - 870.

[v] Bkz: Carlo Frabetti: "Circuito Cientifico: Anaritmetismo".

2018 Fikriyat. Tüm hakları saklıdır.
BİZE ULAŞIN