;

Arama

Seçeneksiz bir medeniyetle ve ideolojisiyle mi karşı karşıyayız?

Seçeneksiz bir medeniyetle ve ideolojisiyle mi karşı karşıyayız?

-I-

1. Tarihte kısa sayılabilecek zaman diliminde —1500'lerden bu yana— en müdhiş olayların, çığır açıcı yeniliklerin, keşifler ile icâtların; muazzam sistem kurucu filosofların, bilimadamlarının, bestecilerin, şairlerin, romancıların, tiyatro ile opera eserleri sâhiplerinin, ressamların, mühendislerin, seyyâhların, tâcirlerin, siyâsetciler ile devletadamlarının yer aldıkları, arzıendâm ettikleri, sahnesidir. İşte bunlardan birkaç göz kamaştırıcı örnek: Nicolas Copernicus (1473 - 1543), Cristoforo Colombo (1451 - 1506), Amerigo Vespucci (1454 - 1512), Leonardo da Vinci (1452 - 1519), Fernan de Magellan (Por Fernao de Magalhâes: 1480 - 1521), (1483 - 1546), Galileo Galilei (1564 - 1642), Isaac Newton (1642 - 1727), Rene Descartes (1596 - 1650), Gottfried Wilhelm Leibniz (1646 - 1716), Vitus Bering (1681 - 1741), Abel Janszoon Tasman (1603 - 1659), Johann Sebastian Bach (1685 - 1750), William Shakespeare (1564 - 1618), Amadeus Mozart (1756 - 1791), Immanuel Kant (1724 - 1804), Johann Wolfgang von Goethe (1749 - 1832), Friedrich von Schiller (1759 - 1805), Ludwig van Beethoven (1770 - 1827), Georg Wilhelm Friedrich Hegel (1770 - 1831), Christian Johann Heinrich Heine (1797 - 1856), Aleksandır Sergeyeviç Puşkin (1799 - 1837), Charles Robert Darwin (1809 - 1882), Karl Heinrich Marx (1818 - 1883), Fiyodor Mihailoviç Dostoyevski (1821 - 1881), Lev Nikolayeviç Tolstoy (1828 - 1910), Piyotır İlyiç Çaykovski (1840 - 1893), Friedrich Nietzsche 1844 - 1900), Miguel de Unamuno (1864 - 1936), Albert Einstein (1879 - 1955), Jose Ortega y Gasset (1883 - 1955), Martin Heidegger (1889 - 1976)... Saydığımız, sayamadığımız, birkaçı dışında, maneviyât yanı ağır basan bu olağanüstü şahsiyetler, artık Yeniçağ dindışı Batı Avrupa ile Çağdaş - medeniyetlerine giren dönemlerde yaşamış olmalarına rağmen, bundan önceki çağlara yön vermiş dinin etkilerini hâlâ belli ölçülerde yansıtmışlardır. Bahsettiğimiz etkilerin, Batı Avrupa toplum hayatından git gide silinişi 1789 İhtilâlikebîrle iyice belirginleşerek sonrasına değin süren bir süreçtir.

Gerek Yeniçağ dindışı Batı Avrupa gerekse ondan türeyip gelişmiş İngiliz-Yahudî medeniyetinin önde gelen özelliği, dünyaötesi, manevî, öyleki efsânevî kaynağı ile dayanağının bulunmaması, ikisine, özellikle de sonrakisine benzeri görülmemiş bir esneklik ve hareket kâbiliyeti kazandırmıştır. Bu dünyevî, fizikî hareket kâbiliyeti ve esneklik, söz konusu medeniyete maddî düzlemde kendisini süreklice yenilemek, değişen durumlara uyarlamak imkânını bahşetmiştir. İşte bahsolunan yenilenme, uyarlanma yetisi, İngiliz-Yahudî medeniyetinin fikir mimârlarınca hürriyet şeklinde nitelenmiştir.

Doğa, siyâset ile iktisâd olmak üzre, hürriyet, üç düzlemde mütâlea edilmiştir: —Doğanın, had hudud tanınmaksızın incelenmesi ve değerden bağımsız bir alan olduğu şeklinde görülmesi tarzında 'bilimsel hürriyet'i savunmak, 'Bilimselcilik'tir;

—Sınırsızca kullanılabilirliği olduğu kanâatıyla davranmaksa, 'Sınaîcilik'tir;

—Siyâsette, kaba kuvvete başvurulmadıkca —'Tedhişcilik'[1]—, ilkece, akla, havsalaya gelebilecek her çeşit görüşün, fikrin, fikriyâtın, zevkin ve anlayışın sözlü ve yazılı imkânı, 'Hürriyetcilik'tir;

—Hep daha fazla kazancı amaçlayan yatırım - üretim - tüketim üçgeninde dönüp dolaşan hürriyet anlayışıysa 'İktisâdiyâtcılık'tır.

2. İktisâdiyâtcılık ile bilimselcilik, çoğunlukla el ele yürüyüp iç içe gelişmişlerdir. Kişinin bilme, keşfetme, öğrenme iştiyâkı, en insanî hassalardandır. Ne var ki, gerek bu iştiyâkı uyandıracak gerekse onu yönlendirip yürütecek şartlar ile imkânlar, toplumun 'hava'sında hazır bulunmalıdır. Olağanüstü kişilikler, dehâlar, tek başlarına bir şey ifâde etmezler. Uygun toplum şartlarında ancak açıp çiçeklenebilirler. Kültür ortamıyla hiçbir vechesiyle bağlantı kuramayan olağanüstü kişilik, aykırı kaçmaktan, köyün yahut mahallenin delîsi olmaktan ileri geçemez.

Dindışı Batı Avrupa Yeniçağına değin bireyden genellikle beklenen, onun, toplum ortamı ile doğal çevresine ayak uydurmasıydı. Şartları temelden değiştirmek ihtirâsı, Yeniçağ dindışı Avrupasının, özellikle de onun devâmı olan Çağdaş İngiliz-Yahudî medeniyetinin homo economicusuna mahsustur. Şartları kazanç hedefine —yânî artıdeğer— yönüne döndürmeği mümkün kılansa, 'bilgi'dir; üstelik, biçimsel mantık kuralları çerçevesinde düzenlenmiş, 'sistemleştirilmiş bilgi'dir: -bilim-fen-sanayi-. İşte, Yeniçağ Batı Avrupası ile Çağdaş İngiliz-Yahudî dünyasında sistemleşmiş bilginin bunca rağbet kazanması ve bunun gittikce artması bundandır. Kazanç, hayatın sıklet merkezi olunca, ilk bakışta, iktisâdiyâtla uzaktan yakından ilgisi ilişiği yokmuş gibi gözüken nice âmil ile unsur, o yöne koşulmağa başlanmıştır. Hayat, bütün yanları, yönleri ve bilcümle vecheleriyle iktisâdîleşir olmuştur.

Aristoteles, bilimi, tarihte ilk kez belirlerken onu her çeşid iktisâdî kullanım mülâhazasının dışında telâkkî etmiştir. Galileo-Descartes-Newton-sonrası bilimse, git gide iktisâdî fikriyâtın yörüngesine girerek fenleşmiştir. Nitekim, sözü edilen süreç, son merhâlesine 1950'den sonraki yıllarda erişmiştir. Felsefe-bilim bütünlüğünden ilkin felsefe tamamıyla, arkasından da bilim kısmen gündemden düşmüşler, meydan, hepten fenne kalmıştır.

3. 'Bilim' gibi, 'din' dahî, 'iktisâdî haçlı seferleri'nin hizmetine koşulmuştur. Afrikanın, Amerikalar ile Asyanın sömürgeleştirilmelerinde, keşişler ile papazlar, Hırıstıyanlaştırma gayretlerinde yerlilere Batı Avrupalının itikâtlarını, zevkleri ile dillerini[2] benimsetmişlerdir. Böylelikle yerliler, uzun vadede, Kuzey ile Batı Avrupada üretilenlerin müşterisi kılınmışlardır. Nitekim, 1992'de gezdiğim İndonesyanın Sumatra adasının orta kesimlerinde bulunan Toba gölü ile cıvârındaki Hırıstıyanlaştırılmış ahâlînin —Batakların— hayat tarzı ile yaşadığı çevrenin, büyük iklîm farkına rağmen, ne kadar da Batı Avrupayı andırır hâle getirilmiş olduğuna şaşarak tanık oldum. Hele, kısa boylu, ince, öyleki çelimsiz bedenli, düz kara saçlı, badem gözlü, sütlü kahve ten rengindeki insanların, ibâdet amacıyla girdikleri irili ufaklı kiliselerin duvarları ile tavanlarını süsleyen Hz Meryem ile kucağındaki Hz İsâ tasvirlerindeki Kuzeyli insan tipiyle oluşturdukları çelişki çarpıcıydı. Yöre sâkinlerinden bir Batak tanıdığıma Hırıstıyanlaştırılma sürecinin ilk dönemlerinde, pazar sabahları, âyîn maksadıyla cemaatın ne şekilde toplandığını sordum. "Babamın anlattıklarına göre" dedi, "âyîni yöneten Felemenkli papazın çevresinde Avrupalı erkân kilisenin ön taraflarında yerini alır; bizimkilerse, kapıya yakın kısımlara doluşurlarmış. Şimdilerdeyse, buralarda oturan Avrupalı kalmadığından, kiliseyi tek başımıza dolduruyoruz. Papaz da zâten artık bizlerden biri."

Avrupalı dinadamı, tarih - toplum - kültür araştırmacısının, öyleki casusunun da öncüsü sayılabilir. Dinyayıcı (Fr missionaire) sıfatıyla sokulduğu geçit vermez bölgelerin iklîmini, yer şekillerini, su varlığını, toplumun tarihini, nüfus durumunu, gelenekleri ile göreneklerini inceden inceye incelemiş, dilini yerlilere öğretmeden, onlarınkisini öğrenerek onlarla içten sıcak ilişkiler kurmuştur. Onları Hırıstıyanlığa kazanma çabalarının yanında, derleyebildiği bilgilerden bağlı bulunduğu dinî ve dindışı makamları dahî yararlandırmıştır. Böylece merkezî yetkililer, ayrıntılı bilgilerle donanmış; ücrâ köşe bucağa gidecek tâcirlere, askerî ve mülkî görevlilere bunları aktarmışlardır. Bu görülmemiş 'sanat'ın ustaları, Portekizliler, Felemekliler, İsveçliler, Danimarkalılar ve tabîî İngilizler ile yavruları olan Amerikalılar ile Avusturalyalılardır. Daha küçük ölçülerde, Ispanyollar, İtalyanlar, Fransızlar ile Rusları dahî bu faaliyet içinde görebiliriz. Nisbeten yakın dönemlerde —1880'lerden itibâren—, Almanlar da söz konusu kervana katılmışlardır. Ispanyollara gelince; onların tavrı, bağlamında ticârî olmaktan uzak, Ispanya tarihinde Conquista diye anılan dinî amaçlı askerî fetih hareketleriydi. Bu bakımdan bunları Sermâyeciliköncesi (Fr precapitaliste) askerci-talancı iktisâdımsı (pseudo-economiste) anlayışın örneği olarak kabul edebiliriz.[3] Ispanyollar, zaptettikleri diyârlardan, başta altın ile gümüş olmak üzre, ele geçirebildikleri servetten, deniz yoluyla naklederlerken İngilizlere kaptırmadıklarını, deyim yerindeyse, 'yastık altında saklayarak' değerlendirmişlerdir!

Yukarıda anlatılan anlayıştan çok farklı olup çağdaş diye de niteleyebileceğimiz bir örneğe Ondokuzuncu yüzyıl ortalarında Orta Afrika yağmur ormanlarına ulaşabilmiş Belçikalı Fransisken keşişi Peder Placide Tempels'in (1906 - 1977) yapıp ettiklerinde rastgelebiliyoruz. Tempels, yörede yaşayan Bantu boylarının inançlarını, toplum hayatları ile insanı ve dünyayı algılayışlarını dakikce inceleyerek "Bantu Felsefesi"[4] adında eser yazmıştır.[5] Tempels'in Yirminci yüzyıldaki benzerlerinden 1901 Breda/Felemenk doğumlu Minderbroeders-Capucijnen tarîkatı mensuplarından P. Gregorius van Breda (1901 - 1985), 1959'dan itibâren, başta Doğu Afrika —Tanganika— olmak üzre, çıkmış olduğu dinyayma seferleri sırasında yaptığı gözlemler ile araştırmalar sonucunda "Batılı-olmayan Halkların Toplum araştırmaları"[6] başlığıyla iki ciltlik kayda değer eseri kaleme almıştır. Gerek Tempels'in gerekse Gregorius'un sergilediği zihniyetin yine karşı kutbunu, Meksikayı fethetmiş Ispanyol kumandan Hernan Cortes'in (1485 - 1547) subaylarından Bernal Diaz del Castillo'nun (1498 - 1582) görüşlerinde buluyoruz: "Şu yaşlılık günlerimde geçmişteki yiğitliklerimizi sık sık yâdediyorum. Hani onları bugün yaşıyormuş gibiyim. Doğrusu, bu kahramanlıkları yapan aslında bizler değildik. Onları bizlere Tanrı gerçekleştirtti"[7] —Diaz del Castillo, daha açıkca, 'bizleri yönlendirip zafere koşturan Tanrıydı', demek istiyordu.

Tempels ile Gregorius'ta özerk, meraklı, sorgulayan, öğrenmek, bilmek isteyen kişilik türüne karşılık, Diaz del Castillo' da kaderci-savaşcı-insan örneğini görüyoruz. Birinde hep daha fazla öğrenmek, bilme yoluyla genişlemek, uzun vadeli tasarlamak, kazanmak, yükselmek irâdesine tanık oluyoruz. Öbürüsündeyse yine kazanç hırsı elbette var; ancak bu, maddî-iktisâdî kaygılar ötesi telâkkîlere karışmış durumda bulunur. Sonuçta, ilki 1600'lerden itibâren dalga dalga yeryüzünün dörtbir yanına yayılıp her tarafta hâkimiyetini tesîs ederken —'güneşin batmadığı imparatorluk'[8] diye tabîr olunan İngiliz hükümdarlığına 1900'ün başlarında yerküremizin bütün köşe bucaklarında rastgelinebiliniyordu—; öbür telâkkî, ayakları altındaki zemîni git gide yitirir olmuştur. Çözülüp çöken şu yahut bu münferit toplum ile siyâset düzeni yahut devlet ile medeniyet değildir. 1650'lerden başlayarak başını alıp yürüyen İngiliz-Yahudî ittifâkı ve onun dümensuyunda seyreden Batı ile Kuzey Avrupa ve İngilizin döldöşünden olan A.B.D., Kanada, Avusturalya, Yeni Zelanda ile beyâzların Güney Afrikası dışındaki tekmil toplumlar, milletler ile kültürler, 'geri kalmış', 'çağdışı', 'gayrımedenî' nitelemeleriyle 'gündem'den düşürülmüşlerdir. Hattâ bizzât İngiliz 'misâkımillî' hudutları içerisinde bulunmakla birlikte, Protestanlığın bir şubesine intisâb etmemiş, sanayileşmemiş, nihâyet Sermâyeciliğin gereklerini yerine getirememiş İrlandalılar ile Galliler (İng Welsh) gibi, toplumlar, İngiliz-Yahudî anakentine yahut anavatanına giremeyip yakın dönemlere değin sömürgemsi durumda yaşamışlardır.

Ş. 'nın, Dergah Yayınları'nca yayınlanan 'Çağdaş Küresel Medeniyet – Çağdaş Küreselleştirilen İngiliz Yahudi Medeniyeti – Anlamı, Gelişimi ve Konumu' isimli kitabından alıntılanmıştır.


[1] Geniş çapta medeniyetler, daha dar çerçevede kültürler, kendilerine benzemeyen, aykırı düşen kültürler ile medeniyetlere kem gözle bakmış, yabancı gördüklerinden ürkmüşlerdir. Bu ürkmüşlüğü gizlemek dürtüsüyle olacak, kendileri gibi olmayanlara küçük düşürücü lakaplar takmışlardır. Böyle biri, Eskiçağ Ege medeniyetinde 'Barbaros'; Romalılarda Yunanlılar 'Graculus' ('Yunancık'), Ortaçağ Hırıstıyan medeniyetinin klasik döneminde 'Paganus', geç devirdeyse 'Saracenus' ile 'Gentilis'; Yahudîlerde 'Goi'; İslâm medeniyetinde 'Kâfir'; Araplarda 'Acem'; Türklerde (özellikle Avrupalı Hırıstıyanlar) 'Gâvur'; Malaylarda (özellikle İngilizler ile Kuzey Avrupalılar) 'Mat saleh'; Ispanyollar ile Meksikalılarda (özellikle Amerikalılar) 'Gringo'; ve nihâyet Çağdaş küreselleştirilen İngiliz-Yahudî medeniyetinde (özellikle Müslümanlar) 'Terrorist' ('Tedhişci') şeklinde anılır.

[2] İngilizce: Meksika ile A.B.D. arasında hududu çizen Rio Grandenin —aşağı yukarı 30° kuzey enleminin— kuzeyinde kalan topraklar: A.B.D. ile Kanada; Orta Amerika: Beliz; Güney Amerika: İngiliz Guyanası, Karayip adalarının kimisi; Batı Afrika: Gambia, Sierra Leone, Gine, Liberya, Gana, Nigerya, Kamerun; Güney Afrika: Namibya, Güney Afrika Birliği, Botsvana, Lesotho, Svaziland, Zambiya, Zimbabve; Doğu Afrika: Malavi, Tanzanya, Kenya, Uganda, Kuzey Somali, Sudan, Mısır; Batı Asya: Filistin, Ürdün, Irak, Kuveyt, Körfez emirlikleri, Aden, Umman; Güney Asya: Pakistan, Hindistan, Seylan, Nepal, Burma; Güney doğu Asya: Tayland, Malaya, Sabah, Saravak, Filipinler; Doğu Asya: Hong Kong, Büyük Okyanus adalarının kimisi, Papuva Yeni Gine, Avusturalya, Tasmanya, Yeni Zelanda;

Fransızca: Kuzey Afrika: Fas, Cezayir, Tunus; Batı Afrika: Moritanya, Senegal, Fildişi Kıyısı, Togo ile Benin; Orta Afrika: Mali, Burkina, Niger, Çat, Orta Afrika Cum., Kamerun, Gabon, Kongo Cumhuriyeti ile Demokratik Kongo Cumhuriyeti, Ruvanda ile Burundi; Doğu Afrika: Moris, Madagaskar ile Cibuti; Batı Asya: Lübnan ile Suriye; Güney doğu Asya: Kamboçya, Laos ile Vietnam —Çin Hindi; Büyük Okyanus: Yeni Kaledonya, Tahiti ile birtakım başka adalar; Kuzey Amerika: Kanadada Quebec; Karayıp: Haiti; Güney Amerika: Fransız Guyanası; Ispanyolca: Rio Grandenin güneyinden Ateş Ülkesine değin, Brezilya dışında, bütün Orta ile Güney Amerika; Küba ile Karayıpların büyük kısmı; Batı Afrika: Ekvator Ginesi.

Portekizce: Güney Amerika: Brezilya; Batı Afrika: Gine-Bisau; Kap Verde, Sâo Tome&Principe, Angola; Doğu Afrika: Mozambik; Güney Asya: Goa; Güneydoğu Asya: Doğu Timor; Doğu Asya: Makavu;

Felemenkce: Güney doğu Asya: Doğu Hint (İndonesya) adaları; Güney Amerika: Surinam; Güney Afrika: Namibya ile Güney Afrika Birliği (Afrikaans).

Rusca: Kuzey ile Doğu Avrupa: Finlandiya, Estonya, Litonya, Lituvanya, Lehistan (Polonya), Çek Cumhuriyeti, Slovakya, Slovenya, Macaristan, Romanya, Bulgaristan, Sırbistan, Ukranya; Kafkasya: Gürcistan, Ermenistan, Azarbaycan, Rusyaya bağlı öteki Kafkas ülkeleri; Orta Asya/ Türkistan: Kazakıstan, Kırgızıstan, Özbekistan, Türkmenistan, Tacıkıstan; Moğolistan; Kuzey ile Kuzey doğu Asya: Tataristan, Başkırdıstan, Yakutıstan ve Rusyaya bağlı öteki Sibirya illeri

[3] Bkz: Francisco Morales Padron: "Vida Cotidiana de los Conquistadores Espanoles", 17.-34. syflr.

[4] "La Philosophie Bantoue".

[5] Bkz: Raimondo Luraghi: "Histoire du Colonialisme", 117. s.

[6] "Sociologie van de niet-Westerse Volken", iki cilt.

[7] Bkz: Francisco Morales Padron: A.g.e, 13. s.

[8] 1930lerın sonunda Güneşin Batmadığı İmparatorluğun toplam yüzölçümü 10,343,883 km2 iken, İngiliz anavatanınkisi 243,999 km2dir. Yine aynı tarihlerde imparatorluğun toplam nüfusu 78,7 milyonken, 1951 sayımında anavatanınkisi 50 milyondur.

İlk nüfus sayımının yapıldığı 1801den 1950lerin ortalarına değin anavatanın —İngiltere+Galler+ Iskoçya— nüfusu yaklaşık %609 oranında artmıştır. Artış, 1861 - 1871 arasında %1,13; 1871 - 1881 arasında %1,24; 1901 - 1911 arasındaysa %0,9dur. 1853 - 1938 arasında 16,71 milyon kişi anavatandan imparatorluğun muhtelif ülkelerine hicret etmiştir. 1700den 1853e değinse, kesin rakam bilinmemekle birlikte, kalabalık bir nüfusun, anavatanı terketmiş olduğu sanılmaktadır. Bunun başlıca sebebi, 1700lerin başından itibâren ahâlînin tarımdan, dolayısıyla da köylülükten kopuşudur. Anavatanın bellibaşlı sanayi merkezi şehirleri kırdan göçüp gelenlere doyunca, geriye ancak denizaşırı diyârlara hicret etmek imkânı kalmıştır —bkz: "Der Grofie Brockhaus", Beşinci cilt, 78. - 100. syflr.

1940ların sonlarındakinden farklı olarak 2000lerin başlarındaki İngilterenin hükümrânlık sahası büyük ölçüde anavatan topraklarıyla sınırlı kalmakla birlikte, 'evlâdı' A.B.D.yle berâber kültürel, iktisâdî, askerî ve siyâsî nufuz alanı dünya çapındadır.

Ş. Teoman Duralı

2018 Fikriyat. Tüm hakları saklıdır.
BİZE ULAŞIN