;

Arama

Avrupa Medeniyeti Tarihinin başlangıcı: Roma-I

Avrupa Medeniyeti Tarihinin başlangıcı: Roma-I

Yeni Zamanlar camiasının[1] değişik derecelerde ve farklı açılardan ortak mürâcaat noktasını teşkil eden Ege —nâmıdiger, Yunan— medeniyeti, Ege'den ziyâdesiyle etkilenmiş gözüken Eskiçağ Latin-Roma medeniyeti, bâhusûs dindışı Batı Avrupa ile, bir ölçüde, Çağdaş İngiliz-Yahudî medeniyetlerinin ilhâm kaynağını oluşturmuştur. Ortaçağ ile Yeniçağ dindışı Batı Avrupa medeniyetleri, Eskiçağ Ege'nin etkilerini, daha ziyâde, Roma üzerinden alırlarken, İslâm, bunlarla kısmen İran —yânî Sasanî— yoluyla, kısmen de doğrudan doğruya muttali olmuştur.

Hem Ortaçağ Hıristiyan hem de Yeniçağ dindışı Batı Avrupa medeniyetlerinin M.S. 900'lerden itibâren merkez kültürü mâhiyetini kazanan Fransızlık, kendisini öncelikle yazı dili özellikleri ve uslubu, hukuk ile devlet anlayışı bakımlarından Eskiçağ Latin-Romasının vârisi olarak kabul etmiştir. Bu kabul, özellikle de 1789 İhtilâlikebîrden sonra daha bir ağırlık kazanmıştır.

Eskiçağ Latin-Roma medeniyetinin sıklet merkezi, Roma, M.Ö. 753'teki efsânevî kuruluşundan M.Ö. 510'da bağımsız cumhuriyet oluşuna değin, Etrüsk krallığının hâkimiyetinde yaşamıştır. Roma'nın, devlet olarak tarih sahnesine çıkışı, şu hâlde, M.Ö. 510'dadır. M.Ö. dördüncü ile üçüncü yüzyıllarda kuzeyindeki Etrurya, batısındaki Latium bölgeleri ile güneyindeki Yunan yerleşimlerini (Fr colonie) ele geçirerek İtalya yarımadasının tek hâkimi oldu. M.S. Birinci yüzyıla varıldığında, Batı medeniyetleri câmiasının merkez coğrafyasının tamamı demek olan Akdeniz, Kızıldeniz'in kuzey, Karadeniz ile Adalardenizi (Ege) kıyılarını, bunlara ek olarak da Avrupanın batısını kaplamaktaydı. Coğrafî ölçülerle konuşursak, doğuda 40° doğu ile batıda 10° batı boylamları, kuzeyde 55° kuzey ile güneyde 30° kuzey enlemleri arasında uzanan bir ülkeydi.[2] Devletin adıyla anıldığı kent, yânî Roma, başşehir olmak imtiyâzından, imparator Büyük Konstantin'in (285 - 337) teşebbüsüyle, M.S. 11 mayıs 330'da İstanbul lehine ferâgat etmiştir. Büyük Theodosios'un (346 - 395) ölümüyle Roma, oğulları Flavius Arcadius (377 - 408) ile Flavius Honorius (395 - 423) arasında doğu ile batı olmak üzre ikiye ayırılmıştır. Son hükümdar Flavius Romulus Augustulus'un 460 - 511), Germen beği Odowaker (433 - 493) tarafından tahttan indirilerek Batı Roma Devleti'ne son verildiği 476'ya değin Ravenna, başşehir görevini görmüştür.[3]

İleride Bizans adını alacak 'yse, başşehir İstanbul'un, (1432 - 1481) tarafından 29 mayıs 1453'teki fethine değin yaşayacaktır. Avrupa tarihinin asıl belirleyicilerinden Roma, esâs itibâriyle M.Ö. 510 ile M.S. 476 tarihleri arasında yaklaşık bin yıl boyunca hükümrân olmuştur. Doğu Roma'nın, dolayısıyla da, Bizansın çöküşü, kimi Avrupalı tarihcilere göre 'Ortaçağ'ın sonudur.[4]

Merkezî devlet gücünü kudretini yitirmeğe yüz tuttuğu M.S. 300'lerden itibâren, Romanın hükümrân topraklarına geleneksel hasmı, aşîret geleneğine bağlı dağınık yaşayan ve yaşadıkları yörenin aman vermez doğa şartlarının zoruyla olsa gerek hareketli, etkin, atılgan, dayanışmacı, savaşcı mizâcı bulunan Germenler sızmağa koyulmuşlardır. Germenlerin bu istilâ hareketlerini tek başına doğudan gelen atlı savaşcılar olan Hunlar ile onların da yerlerinden yurtlarından ettikleri Islav topluluklarının icrâ ettikleri baskılara bağlamak yanlıştır. Germenler, daha Milâttan önceki yüzyıllardan başlamak üzre, demek ki Hunlar ile Islavların baskıları henüz söz konusu bile değilken, Roma hudutlarını süreklice yoklamış, hattâ zaman zaman da bunları ihlâl etmişlerdir. Ancak, merkezî devlet, siyâsî tecânüsünü muhâfaza edebildiğince askerî gücünü kuvvetini de konuşturabilmiş, sonuçta bu kabîl tecâvüzleri defedebilmiştir.

Roma, M.Ö. İkinci yüzyıldan itibâren, özellikle de Julius Caesar'ın başkumandanlık ettiği dönemde Germen ülkesini ele geçirmek amacıyla birçok girişimde bulunmuş, zaman zaman başarılı da olmuştur. Romanın Galyasına komşu ve hududu çizen Ren ırmağının doğusundaki kimi yöreleri Roma ordusu işğâl etmiştir. İşğâl altındaki yörelerde yaşayan yerli ahâlî barbar olarak nitelenip insandan sayılmamıştır. Çeşitli mıntıkalarda konumlanmış Romalı garnizonlara mensûp birlikler, canları çektikce köyleri basıp genç, güclü kuvvetli erkekleri köle kılmak amacıyla devşirmişlerdir. Yeryüzünün özge yerlerinde yörelerinde hep görüldüğü gibi, genç kızlar ile kadınların kısmetine düşense, ırzlarına geçilmek olmuştur. Revâ görülen zulmün haddi hesabı yoktu. Fakat Germen boyları kendi aralarındaki kısır didişmeleri bir tarafa bırakıp bir türlü biraraya gelerek gücbirliğini oluşturamamış, kendilerine bunca acı çektiren düşmanı defedememişlerdir. Nihâyet, bıçak kemiğe öylesine dayanmıştır ki, Batı Germen boylarından Şeruskerlerin reisi Arminius (M.Ö. 17 - M.S. 21) inanılmazı başarıp bunları fırtına tanrısı Thor adına kendi komutası altında biraraya getirmiştir. M.S. 9 yılda Romalı general Marcus Caelius (ö: M.S. 9) kumandasındaki yirmi bin kişilik Roma ordusu Germen beği Arminius'un önderlik ettiği savaşcılarla M.S. 9. yılın 9 eylülünde bugünkü Almanyanın kuzey batısındaki Teutoburg ormanında[5] karşı karşıya gelmişlerdir. Çarpışmalar 11 eylüle değin sürmüş, sonuçta kumandan Caelius'un da er meydanında canından oluşuyla Roma ordusu bozguna uğramıştır. Karşılarına sarışın yahut kızıl saçlı, mâvî gözlü, dev cüsseli Germen savaşcılar, baştanrıları Odinin yahut Votanın adını haykırarak çıktıklarında, Akdeniz insan tipindeki esmer yahut kumral, ufak tefek boylu Romalı askerlerin ruh hâletini hayâlhânemizde canlandırmamız pek de zor olmasa gerek. Buna bir de, dev çam ağaçlarının kapladığı doğal çevre ile fırtınalı, iç karartıcı bozbulanık hava şartlarını da eklersek, manzaranın tasvîri tamamlanmış olur.[6]

Teutoburg Almanlara ne ifâde ediyorsa, Talas meydan muharebesi de Türk tarihi için odur. Türk - Arab ittifâk kuvvetlerinin, 751de Kırgızıstan'daki Avlu Ata yakınlarında Kuo Tzu-i kumandasındaki Çin ordusunu bozguna uğratmalarıyla, tarihte yeni bir yaprak açılmıştır. Bu tarihten sonra Çinlilerin batıya doğru ilerilemeleri durdurulmuş, geldikleri yere, yânî doğuya gerisin geriye püskürtülmüşler, Türkler ise Müslüman olmuşlardır. Her iki çarpışma, Avrasya anakarasında tarihin mecrâını değiştirmiştir.[7]

(Ş. 'nın, Dergah Yayınları'nca yayınlanan 'Çağdaş Küresel Medeniyet – Çağdaş Küreselleştirilen İngiliz Yahudi Medeniyeti – Anlamı, Gelişimi ve Konumu' isimli kitabından alıntılanmıştır.)

Teoman Duralı


[1]—demek ki Ortaçağ Hırıstıyan, Erken Yeniçağ İslâm ile Geç Yeniçağ (yahut Yakınçağ) dindışı Batı Avrupanın—

[2] Daha M.Ö. 260da İtalya yarımadasında Romanın hâkimiyet sahası 134.680 km2, toplam nüfusuysa 3.000.000 idi —bkz: "The Times Atlas of World History".

[3]Hermann Kinder&Werner Hilgemann: "dtv-Atlas zur Weltgeschichte", I. cilt, 103. s.

[4] Kimi tarihcilere göre de, Papa VIII. Boniface'nin (1235-1303), Fransız kralı IV. (Yakışıklı) Philippe'le 1303te giriştiği mücâdeleyi yitirmesinden sonra Avrupada dindışı kesimin güçlenmesi, dolayısıyla da, millî devletin iyice belirmesi ve bu tür devletlerin bazısının, yeni topraklar keşfedip iskân etmesi, 'Orta- çağ'ın kapanması anlamına gelmiştir —bkz: Konrad Fuchs&Herbert Raab: "dtv-Wörterbuch zur Gesc- hichte", II. cilt, 531. s; ayrıca bkz: Paul Bernstein&Robert W. Green: "History of Civilization", I. cilt, 238. s.

[5] L saltus teutoburgiensis; Alm Teutoburger Wald.

[6] Bkz: Herwig Wolfram: "Das Reich und die Germanen",42,&44. syflr; ayrıca bkz: S. Fischer-Fabian: "Die ersten Deutschen", 233. s.; ayrıca bkz: Erik Durschmied: "The Weather Factor", 9. - 37. syflr.

[7] Talasta olduğu üzre, Teutoburg vuruşmasında da, diri, bozulmamış, savaşcı bir kavmin, yozlaşmağa, içten içe çürümeğe yüz tutmuş bir devlete, medeniyete indirdiği öldürücü darbeye tanık oluyoruz.

Germen ile Latin arasındaki tarihî çekişme, sürtüşme, M.S. Birinci yüzyılın hemen başında cereyân etmiş Teutoburg çarpışmasından İkinci Dünya Savaşının başlarına değin (haziran - temmuz 1940) yaklaşık iki bin yıl sürmüştür. Teutoburgda Germenin, Latin Romayı uğrattığı bozgun, 1940 yazında Alman ile Romanın vârisliğini üstlenmiş Fransız arasında vukûu bulmuş savaşta da tekrarlanmıştır.

Sözünü ettiğimiz olay bize yeniden, belli bir dönemde, birbirlerinin 'gözlerini çıkarsalar' bile, farklı kültürler ile medeniyetlerin birlikte yer almalarının önemini ve çağımızın yalnızca belirli bir tânesi- nin tekeline geçmesinin hayatî tehlikesini göstermesi bakımından son derece dikkat çekicidir.

2018 Fikriyat. Tüm hakları saklıdır.
BİZE ULAŞIN