;

Arama

Bir ihtilâl’e ve bir ihtilalle uyanmak...

Bir ihtilâl’e ve bir ihtilalle uyanmak...

27 Mayıs 1960 Askerî Darbesi'ni, tam ortasında, Ankara'da yaşamıştım. 'Örf İdare Komutanlığı'nın sert bildirileri bir taraftan.. Gazetelerde baskıya girmeden önceki son anda Sıkı Yönetim Komutanlığı'ndan gelen bir subayın istemediği haberlerin çıkarılması ve o anda başka çare olmadığından, çıkarılan o kısımların boş olarak bembeyaz baskıya verilmesi ve öylece yayınlanması, ülkede bir şeylerin iyiye gitmediğine işaret sayılıyordu.

Bu arada, İstanbul'da, yeni hizmete açılan (Şehzadebaşı'nda, şimdiki ) İstanbul Belediye binasında yapılan NATO Dışişleri Bakanları Toplantısı etrafında yayınlanacak her türlü haber ve yorumların yasaklandığı açıklanıyordu. Tabiî, bu yasaklar 'fısıltı gazetesi'nin zehirli havasını daha bir teneffüs edilemez hâle getiriyordu.

Keza, 15 Mayıs 1960 günü, Hindistan Başvekili (ve Hind İstiklâl Hareketi'nin 'den sonraki ikinci ismi olan) Jawaharlal Pandit Nehru Türkiye'ye geliyor ve Havaalanı'ndan Çankaya'ya doğru üstü açık bir arabada Menderes'le birlikte giderken, Kızılay'da bir grup insan Nehru'ya alkış tutup, 'e ise, 'Yuuuuhhh Menderes' çekiyorlardı. (İhtilalden sonra, matbuatta da ciddî imiş gibi anlatılan bir rivayete göre, Nehru, Adnan Menderes'e halkın ne dediklerini sormuş, o da, 'Yaşasın Menderes' dediklerini söylemiş.. Güyâ, o akşam, Nehru da, şerefine verilen ziyafette, konuşmasını 'Yuhhhh Menderes!' diye bitirmiş..) Özellikle İngiltere'nin resmî yayın organı olan 'nin Türkçe proğramı her gece, Türkiye'den geçtiği haberlerde son derece tahrik edici ve zehirli bir dil kullanıyor ve ertesi sabah belediye otobüslerinde bile, insanlar etraflarını gözeterek ve amma herkesin duymasını da sağlayacak şekilde, 'Dün gece BBC'yi dinledin mi?. Neler söylüyor, neler…' diye o zehirli havayı her tarafa yayıyorlardı..

Bu arada hemşehrim olan bir Harbokulu öğrencisi, önümüzdeki günlerde, Harbiye'nin de gösterilere hazırlandığını bize fısıltı halinde söylediğinde ürperdiğimi hatırlıyorum. Çünkü, kendine özgü bir kapalı disiplin yapısı içinden dışarıya yayılan böyle bir söylenti, içerde bir şeylerin kotarılmakta olduğunu da yansıtıyordu.

İşte böyle gelindi, 27 Mayıs Darbesi'ne..

*

'Bir gece ansızın gelebilirim..', artık darbe şarkısı olmuştu..

'CHP'nin yıkıcı faaliyetlerini araştırmak' üzere Meclis'te kurulan Tahkikat Komisyonu da bir yüksek mahkeme durumunda olduğundan, Sıkı Yönetim Komutanlıkları'nın bildirilerinden daha mülayim olmayan kararlar açıklıyordu. Bütün bu durumlar, ben ihtimal vermesem de, bir ihtilalin ayak sesleriydi.

*

Yatılı okulda, Cuma sabahı namaza kalkmak için kendimizi birkaç arkadaşla, akşamdan saat gibi 'kuruyorduk'. Birimiz olmazsa, diğerimiz mutlaka uyanıyorduk.

Sabah saat 3.30 civarıydı, Ankara'nın ortasında Sıhhiye ve Kızılay meydanlarından Cebeci tarafına, Kurtuluş Meydanı'na giden yol üzerinde, Refik Saydam Hıfzıssıhha Enstitüsü'nün arkasındaki okulumuzun üst katı aynı zamanda yatakhane idi.

NATO'ya, CENTO'ya bağlılık yeminleri, ihtilalin arkasındaki güçleri de gösteriyordu

Bir şeyler olduğunu hissettik; dışardan silah sesleri, tank paletlerinin gıcırtıları geliyordu.

Hemen radyoyu açmak üzere, radyonun okul içi ortak yayının yapıldığı odaya indik, birkaç arkadaşla..

Boğuk, tok bir ses, 'Aziz Türk Milleti'ne hitab ediyor, 'Memleketi kardeş kavgasına sürüklediği için meşruiyyetini yitirmiş olan iktidarın devredildiğini, güvendiğimiz Türk Silahı Kuvvetleri'nin idareye el koyduğunu, sâkıt (düşürülen) iktidarın bütün üst kademe sorumlularının tutuklandığını, memlekette huzur ve kardeşliğin Atatürk ilke ve devrimleri doğrultusunda yeniden tesis edileceğini, yeni Yönetim'in NATO'ya ve CENTO'ya bağlı kalacağını ve vatandaşların ikinci bir açıklamaya kadar sokağa çıkmalarının yasak olduğunu' bildiriyordu.

Bu sesin sahibinin daha sonra, 'İhtilalin Kudretli Albayı' olarak nitelenen Alparslan Türkeş olduğunu daha sonra öğrenecektik. Bu açıklama, onun sesinden devamlı tekrarlanıyordu.

Ama benim o yaşta dikkatimi en fazla çeken husus, 'ya, 'ya bağlı kalınacağına dair edilen yeminlerdi. Nitekim, aradan yıllar geçtikten sonra anlayacaktık ki, Başvekil Adnan Menderes, 26 Haziran 1960 günü, Moskova'ya gidecekti. Amerika ise, Soğuk Savaş'ın o en şiddetli döneminde kendi izni olmaksızın yapılacak böyle bir ziyaretin başına iş açacağı korkusu içindeydi.

Bir ihtilal için sırf, bunu gerekçe gösterilemez elbette.. Ama, içerdeki ihtilal odaklarının kendi planlarını gerçekleştirmek için, Amerikan emperyalizmini yanlarına çekmekte bu rahatsızlıktan da faydalandıkları düşünülebilir. Nitekim, daha sonra ortaya çıkan belgeler gösterdi ki, Türkiye'de yapılan bütün askerî darbeler Amerika'nın bilgisi ve NATO'nun 'okey'i ile gerçekleşmiştir . Esasen, NATO'ya üye olan bir ülkenin ordusu içindeki yüksek rütbeli subayların vazifelendirilmelerinden, büyük manevralardan veya askerî darbe gibi hareket ve kıpırdanışlardan NATO'nun ve onun aslî beyni olan Amerikan emperyalizminin haberinin olmaması düşünülemez. (Bu USA emperyalizmi müdahalesinin bir vehme dönüştürüldüğünden de söz edilmiştir, ama, unutulmasın ki, Menderes'ten 37 sene sonra, 1996'da İslamî kimliğiyle bilinen Necmeddin Erbakan Başbakan olduğunda, ilk yurt dışı gezisini, alışıldığı üzere Amerika'ya değil, İran'a yapmak istediğinde kendisine gereken ikaz yapılmış, ve buna rağmen o gezi gerçekleşmişti. Amerikan emperyalizminin bunu, 'Not edilmiştir..' diye değerlendirdiği ve içerdeki laik-kemalist (asker ve sivil) darbecilerin Amerika'yla nasıl bir işbirliği içinde olduklarının 28 Şubat 1997 Askerî Darbesi'nde daha bir net şekilde gözüktüğü unutulmamalıdır.)

Kendi ülkemde bir ihtilale uyanıyordum hayatımda, ve bir ihtilalle..

27 Mayıs Askerî Darbesi'nin yapılabilmiş olmasından şoke olmuştum.. Çünkü, Temmuz 1958'de Irak'ta gerçekleşen ve kafamı allak-bullak eden kanlı ihtilâlin üzerinden henüz 2 sene bile geçmemişken ve de 'böyle bir kanunsuzluğun bizim ülkemizde olamayacağını' sanırken, evet, karşımızda bir askerî darbe gerçekleşivermişti.

Zâten, ders yılı sona erdiğinden ve sokağa çıkma yasağı da bulunduğundan, okulumuzda hiçbir idareci ve öğretmen yoktu, nöbetçi öğretmen dışında.. O da ne diyeceğini bilemediği için odasından çıkmıyordu.

*

Sabah saat 9'a doğru radyo haberlerin dili daha bir keskinleşiyor, devamlı ''sâkıt' iktidardan söz ediliyordu. -Bu 'sâkıt' kelimesinin yeni bir isimlendirme olduğunu anlamaya başlamıştık; henüz işin başında-; Demokrat Parti m.vekillerini ve diğer 'sâkıt'ları koruyanların şiddetle cezalandırılacağı, ülke yönetiminin 'Millî Birlik Komitesi' diye anılan bir grup asker tarafından üstlenildiğini tekrarlayıp duruyordu, radyo açıklamaları..

Öğle vakti olunca, bir-kaç arkadaş, okulumuzdan 300-400 metre kadar uzaktaki Camie doğru, etrafı kolaçan ederek gidiyorduk. Bir asker emri gelirse, hemen geri dönecektik, haliyle… Ama, kimse bir şey demedi ve vatandaşlar da az olsa bile, Camie gelmeye başlamışlardı. Hoca da vaaz ve sonra hutbesinde, etliye-sütlüye karışmadan, sanki bir askerî darbe yapılmamış gibi, tamamen başka konulardan söz ediyordu.

Namazdan sonra, vatandaşların yollarda görülmeye başladığı görülüyor ve sokağa çıkma yasağı hatırlatılmıyordu. Bu da, ihtilalcilerin duruma hâkim olduğu şeklinde anlaşılıyordu. Radyo yayınlarında kahramanlık türküleri, 'memleketin kurtarılması'na uygun şen - şakrak havalar çalınıyor; bu arada radyodan Teşkilat-ı Esasiye Kanunu'nun ( Anayasa'nın) uygulamadan kaldırıldığı, ülkenin yeni bir anayasa hazırlanıncaya kadar 'Millî Birlik Komitesi' kararlarıyla yönetileceği duyuruluyordu. Ve Saat 15.30'a doğru geliyordu ki, radyo, 'Millî Birlik Komitesi Başkanı Orgeneral Cemal Gürsel'in İzmir'den Ankara'ya intikal ettiğini daha bir canlı ve heyecanlı söylem tarzıyla müjdeliyordu.

2018 Fikriyat. Tüm hakları saklıdır.
BİZE ULAŞIN