Arama

Kaynağını Bilene

Kaynağını Bilene

Çocukluğumda uzun kış geceleri yaşamıştım. Aylarca bitmeyen soğuklar, omuz boyu yağan karlar, buz tutan çeşmeler, üşüyen evler. Sabah sığırları ve küçükbaş hayvanları su içmeye götürdüğümüzde soğuktan donmuş ve yere düşmüş bir köpek ya da başka bir hayvan cesediyle karşılaşmamız işten bile değildi. İlkokulun olmadığı ama ariflerin yaşadığı bir köydü bizim köyümüz. Birçoğu yeni yazıyı okuyamaz ama eski eserleri tabiri caizse su gibi içerlerdi. Resmi yazının ve harflerin cahili durumuna düşürülmüş arifler ve köy münevverleriydi onlar. İçlerinden bazıları yeni yazıyı da iyi öğrenmiş ve dışarıdan ilkokul diploması almışlardı. Rahmetli babam da bunlardan birisiydi. Bütün mahrumiyetlerine rağmen gittiğimiz ve geldiğimiz, asla gitmesek de gelmesek de demediğimiz köyümüz böyleydi işte. Yalnız ama vakur. Mahrum ama tok. Dışında soğuk ama içinde sıcak.

O köyde ilk kelimeler döküldü dudaklarımdan. İlk öğretilen kelime "Allah" Lafza-i Celali'ydi. Peygamberimiz anlatılırdı, arkadaşları ve onların hayatlarından misaller işitirdik. Akşamları olurdu bu. Namazdan hemen sonra yemeklerini yerdi köyümüzün insanları. Bir Sibirya Gazisi olan dedem Bekir'in rehberliğinde büyük köy odasında toplanırlardı. Biz çocukların da hiyerarşik bir dizilişle bu odada yerlerimiz vardı. Kapıya yakın otururduk.

Onlar okurlar ve konuşurlardı, biz dinlerdik. Siyer-i Nebi okurlardı. Ahmediye, Muhammediye, Battal Gazi Destanı, Hazreti Ali cenkleri okurlardı. Dinlerdik ve heyecanlanırdık. Okunan metinler manzum metinlerdi. Şiir hazzını da almaya başlamıştık böylece. Yatsı namazından sonra ise esas manada şiir faslı başlardı. Ve biz bu günkü çocukların o yaşlarda asla duyamayacakları kadar şair ismi duyar, onlardan şiirler dinlerdik. Osmanlıca bilirdi büyüklerimiz. Arapça, Farsça kelime kültürleri vardı.

İşte o uzun gece buluşmalarında İslam Tarihi, Akaidi, Fıkhı ve sair konulara dair bilgiler de alırdık. Şimdi düşünüyorum da, o kadar kısmetli imişiz ki, bu günün çocuklarının modern şehirlerdeki imkânlarına rağmen yaşadıkları ruh ve kalp mahrumiyetleri bizim o günkü maddi mahrumiyetlerimizi hatırlayınca dayanılmaz derecede büyük ve ürkütücü!

Orada zaman zaman konuşulan konulardan birisi de yetenekler meselesiydi. İki ya da üçten fazla denlemiştim bu konuyu. Allah'ın sıfatlarını anlatırlardı. Uzunca mülahazalarda bulunur, fikirlerini söyler, bazen bizlere bakarak gülümserlerdi. Kendi aralarında konuştuklarını aslında dolaylı yolla bize öğretmek istedikleri öylesine belirgindi ki, bu muhteşem pedagojik başarıyı ayakta alkışlamak geliyor içimden.

Şimdi o gecelerden aklımda kalanlarla Allah'ın sıfatlarını onların dilinden aktarmak istiyorum.

Allah'ın sıfatları iki türlüdür:

Zâti ve Sübûtî sıfatlar.

Zâtî sıfatları sadece kendisine has, yarattıklarına vermediği sıfatlardır. Bu sıfatlar O'nun eşsiz ve benzersiz ve tek oluşunun göstergeleridir.

Büyüklerimiz o gecelerde bu sıfatları defalarca sayar ve sonra bize de ezberden saydırırlardı. O anlarda ezberlemiştik bunları.

Allah'ın Zâtî sıfatları altı tane idi:

Vücud

Kıdem

Beka

Vahdaniyet

Muhalefetün Lilhavadis

Kıyam binefsihi

Bunları sayar, saydırır sonra anlatırlardı. Allah'ın varlığından, tekliğinden, ezeli ve ebedi oluşundan, yarattıklarına asla benzemediğinden ve hiçbir şeye ihtiyaç duymadığından uzun uzun bahsederlerdi.

Diğer sıfatları ise Sübûtî idi. Onlar ise sekiz başlık altında toplanmıştı:

Hayat

İlim

Sam'i

Basar

İrade

Kudret

Kelam

Tekvin

Sübûtî sıfatlar, Allah'ın yarattıklarına da yansıttığı sıfatlardı. Böyle ifade ederlerdi. O her şeyi bilir, insan kısmen bilir mesela. Her şeyi görür, işitir. İnsan ise kısmen ve çok zayıf olarak yapabilir bunları. O'nda külli irade vardır, insanda cüz'i irade. Aklımızda yer etmişti bunlar. Bilirdik ki, kâinatı sonsuz olan bir güç, bir kuvvet yaratmış ve bizlere de ten ve ruh vermiş. Bizden kulluk beklemesinin sebebi de zaten bizi yaratmış ve bize birçok nimetleri vermiş olmasıdır. Böyle düşünürdük o günkü çocuk akıllarımızla. Böyle anlatırdı bize büyüklerimiz. Bu ne kadar büyük bir güzellikti. Kâinatı, yaratanı ve insanı konuşmak.

Sonra, çok sonra anladık olan biteni ve bize verdikleri emeğin güzelliğini. Bir gün Moreno'nun yeteneklerle ilgili değerlendirmesini okuduğumda köyümün o güzel odasının duvarlarında yankılanan sesleri hatırlamıştım. Çünkü büyüklerimiz bize Sübûtî sıfatları anlatırken, insanların yeteneklerinin kaynağının bu sıfatlar olduğunu üzerine basa basa söylemişlerdi. Medeniyetin kaynağının Allahın insanlara verdiği bu sıfatların ta kendisi olduğunu öyle bir işlemişlerdi ki ruhumuza ve kalbimize, Allah'tan yüz çeviren bir medeniyetin nankörlüğünün ne kadar büyük bir ihanet olacağını ta o yıllarda sezer olmuştuk.

Şimdi anlıyorum ki, yetenekler de, medeniyet de kaynağını bilene büyük nimetler sunar. Ancak yeteneğin ve medeniyetin sahibi kaynağı bilmez veya inkâr ederse, ortaya çıkacak nankörlük de o kadar büyük ve keskin olacaktır.

Dünya maalesef bu nankörlükle dolu bu gün…

YAZIYI GÖNDER
İsim Soyisim
E-Posta
Alıcı E-Posta
Mesaj
Doğrulama
* Birden fazla kişiye göndermek için, mail adresleri arasına “ ; ” koyunuz
www.fikriyat.com
2017 Fikriyat. Tüm hakları saklıdır.
BİZE ULAŞIN