Arama

13. Asrı Anlamak: Anadolu’yu İslamlaştıranların Asrı

13. Asrı Anlamak: Anadolu’yu İslamlaştıranların Asrı

Tümel bir kavramı anlamak güç, ona varmadan tikel olan üzerinde düşünmek ise avare bir uğraş. Bir insan hakkında kolayca konuşabileceğimizi veya onu tarif edebileceğimizi zannederiz, fakat 'insanlık' derken söz ettiğimiz şeyi anlamadan insan hakkında konuşmak neticeye varmaz. Bu çelişik durumu yaşadığımız kavramlardan birisi birey ve millet kavramlarıdır. 'Millet' veya millet değerleri derken neyden söz ederiz? Bunun bireyle ilişkisi nasıl gerçekleşir ve birey o değerleri kendi hayatında nasıl fark eder? Yaşadığımız coğrafyada millet, değerler ve birey arasındaki irtibatı takip edebileceğimiz bir güzergah vardır. Onu takip edebilirsek tümel ile tikel ilişkisini tespitte işimiz kolaylaşabilir.

Aslında tümel kavram bireyin günlük hayatı içinde varlığını sürekli izhar eder. Tümeller gizli kalmaz. Bahsettiğimiz konularda günlük hayatta en çok kime veya hangi değerlere atıf yapıyorsak tümel kavramı da onlardan hareketle keşfedeceğiz. Anadolu coğrafyasında yaşayanlar çaresiz bir durumda umuttan ve yeni başlangıçtan konuşmak isterseler Mevlana'nın 'ne olursan ol gel' cümlesini hatırlarlar. Bu cümle başka bir takım cümlelerle birleşerek umudunu yitirmiş insanlar için yeni bir imkan ve umut kapısı olmuştur. Hepimiz bir gün 'ne olursan ol gene gel' cümlesine muhtaç kalacağımızı bilerek bu cümleyi hafızamızda tutarız. Varlık sevgisinden ve insana saygıdan söz etmek istesek, Hacı Bektaş-ı Veli'den veya Yunus'tan cümleler aktarırız. Yetmiş iki milleti 'ayıplı görmemek' düsturu adalet ve kardeşlik üzere yaşanan bir dünya idealini anlatır. Yaşadığımız hayatın trajikomik yönlerini eleştirmek istediğimizde, Nasreddin Hoca'ya gideriz. Hoca 'ye kürküm ye' derken güleriz; insanları 'kürk' sahibi olan ve olmayan diye ayıranlar bile bu sözler başkasına söylenmiş gibi dinler. Hoca dünyanın merkezini kendi bulunduğu yer sayarken veya kıyametin kopma vaktini kendisinin ölüm vakti kabul ederken veya eşeğine ters binerken arzularımız ile yetersizliklerimiz arasında tükenen ömrümüz üzerinde düşünmeyi öğretir. Aynı asırlarda ortaya çıkan Hacivat ile Karagöz oyunu ise en katı ve aşılmaz sandığımız hadiselerin birer gölge olabileceğini fark ederek hayatımızı tedbir eden 'parmaklara' dikkatimiz çeker. Velhasıl konuşurken, düşünürken, derde derman ararken, kızarken, gülerken, ağlarken kime dönüyorsak, tümel kavramı onların izinden tarif edebiliriz. Onlar 'millet' kelimesinin içini dolduran ve onu bireyin hayatına taşıyan bilgelerdir. Bizim için 'atalar' veya 'ecdat' nesep bağından daha çok, değerleri üreten ve onları nesilden nesle aktaran isimlerde temessül ederek ete kemiğe bürünür. Biz de Yahya Kemal'in dediği gibi 'ölülerimizle bir arada yaşarız.'

Bütün bu isimler ve daha fazlası birbiriyle doğrudan veya dolaylı irtibatlı bilginlerdir: aynı asırda yaşamış, aynı mekanlarda bulunmuş, birbirlerini görmüş-tanımış, hepsinden önemlisi ise ortak kaynaklardan beslenmişlerdir. Onları ayrıştıran şey, sadece üslupları ve bu üslubu istilzam eden muhataplarıdır. İbnü'l-Arabi, Konevi ve onların talebeleri nazariyatını yazmış, Mevlana hikaye ile anlatmış, Yunus şiirlere dökmüş, Hacı Bektaş-ı Veli ise düşünceleri örgütleyerek kurumlar tesis etmiş, Nasreddin Hoca da fıkralar ve deyişlerle anlatmıştır. Biri Arapça, öteki Farsça, diğeri Türkçe yazmıştır. Her ne yaptılarsa ortak maksadı taşıdılar: ortak maksat, Anadolu'nun Hicaz'a bağlanması veya zengin insan ve kültür unsurlarıyla birlikte Anadolu'nun İslamlaştırılmasından ibaretti. Bu maksat birliği hepsini aynı istikamette ele almayı zorunlu kılar. Üstelik aradan geçen sekiz asır içinde önemlerinden hiç bir şey yitirmeden bize öğretmeyi sürdürdüler. Millet olmanın anlamını fark edebileceğimiz güzergah Cumhuriyetten Osmanlı ve Selçuklulara oradan ise hicri altıncı asra varan güzergahtır. Bu isimler sayesinde ve onların teşkil ettiği değerler ekseninde millet olabildik. 'Tümel' bir kavram olarak millet bu isimlerde keşf edebilir, birey olarak o tümelle irtibatı onlarla kurabiliriz.

13. Asır: Anadolu'nun Müslümanlaşması ve Altın Devir

İslam düşünce tarihinde 13. Asır (14. Asrın yarısına kadar) kadar verimli bir dönem bulmak güçtür. Bu asır paradoksal bir şekilde sosyal ve siyasal hayattaki karmaşa ile entelektüel hayattaki yaratıcılığa şahitlik etmiştir. Haçlı savaşları ve Moğol istilasıyla yedi asırlık rüya inkıtaa uğramış, şehirler talan edilmiş, kütüphaneler yakılmış, kurumlar tahrip edilmiş, en önemlisi ise insanlar cesaret ve umutlarını tamamen yitirmişlerdi. Özellikle Moğol istilasının ardından bu asırdaki kadar insanların korktuğu ve umutsuzluğa kapıldığı başka asır yoktur. Bu dönemde itibaren ortaya çıkan düşünce hayatı tükenmiş bir toplumdan yeni bir dünya inşa ederek İslam toplumunu geçmişten daha başarılı evreye taşımıştı. Bu bakımdan 13. asrı kelimenin teknik anlamıyla bir 'kurucu asır' olarak görmek gerekir. Bu asrı anlamadan Balkanlara, Orta Asya'ya, Afrika'ya Hindistan'a yayılan İslam 'barışını' doğru değerlendirebilmek mümkün değildir. Günümüzde ve geçmişte bizim klasik isimlerimiz, düşünceler ve kitaplar bu isimler, onların düşünceleri ve kitaplarıdır. Bizi millet kılan da bu isimlerde ortaya çıkan değerlerdir. Düşünmeyi onlarla öğrendik, evrensellik ve yerellik ilişkisini onlarda tanıdık, kabile kültüründen dinin evrensel değerlerine onlar sayesinde intikal ettik, insan olmanın değerini ve anlamını onlardan fark ettik. Bu asır hakkında doğru bir bakış açısı geliştirmeden asırdaki herhangi bir düşünürü anlamak da mümkün olmayacaktır. Bu nedenle bir sonraki yazımızda bu asrın ayırıcı özellikleri üzerinde duracağız.

Ekrem Demirli

YAZIYI GÖNDER
İsim Soyisim
E-Posta
Alıcı E-Posta
Mesaj
Doğrulama
* Birden fazla kişiye göndermek için, mail adresleri arasına “ ; ” koyunuz
www.fikriyat.com
2017 Fikriyat. Tüm hakları saklıdır.
BİZE ULAŞIN