Arama

Hilfü’l-fudûl

kelime olarak, (Fadl isminin manasından hareketle ) İyiliklerin/ veya anlamlarına gelir. Bu kelime aslında bize, ‘adaleti sağlama ve insana yapılan her türlü zulmü engelleme’ konusunda ‘ümmetin evlatlarıyız derken, ne kadar da doğru bir cümle kurduğumuzun farkına vardırıyor. Çünkü Hilfü’l-fudûl, zulmün önüne set çeken bir antlaşmadır. Bazı Kureyş kabilelerinin, ’de haksızlığa uğrayan insanlara yardım etmek amacıyla yaptıkları, ’in de katıldığı antlaşma…

noktasında Hilfü'l-fudûl önemli bir faaliyet olarak kendini gösterir. Müslümanlar, Hz. Peygamber'in katıldığı ve onayladığı böylesi bir hareketi temel alarak zulmü engelleme amaçlı her türlü faaliyete katılmalı, hatta bu konuda öncü olmalılar diyerek, kelimenin kökenini ve antlaşmanın kaynaklardaki muhtevasını inceliyoruz.

Hz. Muhammed, yirmi yaşında Hilfü'l-fudûl isimli bir anlaşmaya katılır. Bu anlaşma adaleti gerçekleştirme ve insana yapılan her türlü zulmü engelleme amacıyla yapılır. Söz konusu anlaşmada her zaman bütün insanlığa ışık olabilecek maddeler kabul edilir. Uluslararası ilişkilerden İslami davete, diyalogtan sendikacılığa kadar pek çok konuda Hılfu'l-Fudûl bir referans olur.

SÖZLÜKTE HİLFÜ'L-FUDÛL

Hılf bir kavim arasındaki ahittir. Hılfın aslı, insanların birbirlerinden aldıkları yemindir. Sonra her yemin bununla tabir olunur. Hılf ve half şekliyle ikisi de sahihtir. Bazı kimselerin arasında akdedilen ahd ve peymana hılf denir. "Beynehüm Hılfun" (Aralarında hılf vardır) sözü ahd ve samimiyet üzere olan dostluğa ve sadakate denir. Çoğulu "Ehlâf" tır.

Nitekim bir hadis-i şerifte Enes b. Mâlik şöyle der:

"Hz. Peygamber (SAV) evimizde Kureyş ile Ensar arasında hılf yaptı." Yani aralarında kardeşlik tesis etti ve antlaşma yaptı. Bir başka hadiste de "İslam'da hılf yoktur. Cahiliyede olan herhangi bir hılfın İslam ancak devamında rol oynamıştır."

İbnu'l-Esîr ise (606/1209) bu rivayetler hakkında şunları söyler:

"Hılfın aslı birbirini destekleme, yardımlaşma ve ittifak üzerine yapılan ahitleşme ve akitleşmedir. Cahiliyedeki kabileler arasındaki savaş ve fitne adına yapılan hılftan dolayı (SAV) bu sözüyle bunu yasaklamıştır. Cahiliyedeki Hılfu'l-Mutayyebîn vb. mazluma yardım etmek ve sıla-i rahim yapmak üzere olan hılf ise, Rasulullah'ın hakkında "İslam'ın devamında rol oynadığını"söylediği hılftır. Bununla Rasulullah, hayır ve hakka yardım üzere olan hılfı kasdetmiştir. Böylelikle iki hadis cem edilmiş olmaktadır. Bu tür İslam'ın gerektirdiği hılftır. Memnu olan ise, İslam'ın hükmüne aykırı olandır."

Fadl ise, eksiklik ve nakısanın zıddı, bir şeyden geri kalan, artık, sebebi olmaksızın ilk önce yapılan iyilik gibi anlamlara gelir. Cemisi "fudûl"dur. Fadl, "ala" harf-i ceri ile bir şeye olan üstünlük, öncelik, iyilik, lütuf, ihsan, kibarlık ve nezaket anlamlarına gelir. Fadl aynı zamanda Sa'd-Suûd gibi Fadl-Fudûl şeklinde bir özel ismin cemisi de olabilir. Bütün bunlara göre Hılfu'l-Fudûl kelime olarak, Fadl'ların Sözleşmesi (Fadl isminin manasından hareketle Erdemliler Sözleşmesi) İyiliklerin/Üstünlüklerin Sözleşmesi veya Haklar Sözleşmesi anlamlarına gelmektedir.

MEKKE'DE YAPILAN İKİ ANTLAŞMADAN BİRİ

İslâmiyet'ten önce 'de bu adla anılan iki ayrı antlaşmanın yapıldığı bilinir. Bunların birincisi, şehrin ilk sakinleri olan Cürhümlüler'den Fazl (çoğulu fuzûl / fudûl) adlı üç kişinin (Fazl b. Fedâle, Fazl b. Vedâa, Fudayl b. Hâris [veya Fudayl b. Şürâa, Fazl b. Vedâa, Fazl b. Kudâa]) kendi aralarında, yerli veya yabancı kimsesiz birine zulüm yapıldığında zalimden hakkını geri alıncaya kadar kabileleriyle birlikte ona yardım edeceklerine dair ahitleşmeleridir.

İkinci antlaşma hicretten otuz üç yıl (bazı rivayetlerde yirmi sekiz veya on sekiz yıl) önce yapılmıştır ve diğerinden daha ünlüdür. Mekke'de kabileler arasında zaman zaman çekişme ve çatışmalar oluyor, ayrıca dışarıdan hac ve ticaret için şehre gelen zayıf ve güçsüz kimselere haksızlık ve zulüm yapılıyordu. Haram aylardan zilkadede vuku bulan böyle bir olayın Hilfü'l-fudûl'e yol açtığı rivayet edilmektedir.

HİLFÜ'L-FUDÛL'ÜN OLUŞMA EVRESİ

nden bir kişi umre için Yemen'den Mekke'ye geldi ve bir alıcı ile âdet olduğu üzere yanında getirdiği malların pazarlığını yaptı. Fakat alıcı malların parasını yapılan pazarlık üzerinden ödemek istemedi. Alıcının adı rivayetlerin çoğunda Âs b. Vâil es-Sehmî, İbn Habîb'in el-Münemmaķ'ında ise Huzeyfe b. Kays es-Sehmî olarak verilmiştir. Yemenli satıcı istediği parayı alamayınca Hilfü'l-ahlâf'a dahil kabilelerin bazı ileri gelenlerine gidip durumu anlattı; ancak onlar, Benî Sehm'in kendi mensuplarını korumak için Hilfü'l-ahlâf'tan ayrılabileceğini ve böylece Hilfü'l-mutayyebîn'e karşı zayıflayacaklarını düşünerek kendisine yardım etmediler. Bunun üzerine Yemenli tâcir, ertesi gün Ebûkubeys tepesine çıkıp yüksek sesle mağduriyetini dile getiren bir şiir okudu. Hilfü'l-ahlâf'a mensup kabilelerin aldırış etmemesine karşılık Hilfü'l-mutayyebîn'e mensup kabileler bundan rahatsızlık duydular. Nihayet son Ficâr savaşının çıkmasına yol açan, bu savaşta faal rol oynayan ve bundan pişman olduğu anlaşılan Hz. Peygamber'in amcası Zübeyr b. Abdülmuttalib şehrin en zengin, yaşlı ve nüfuzlu kabile reisi durumundaki Abdullah b. Cüd'ân et-Teymî'ye başvurarak onu bu işin görüşülmesi için bir toplantı yapmaya ikna etti.

Kaynakların bildirdiğine göre çağrılanlar arasında Hilfü'l-ahlâf mensuplarından kimse yoktu. Toplantıda hazır bulunanlar uzun tartışmalardan sonra haksızlığı önlemek için yemin ettiler ve gönüllülerden oluşacak bir grup kurmayı kararlaştırdılar. Yeminleşen kabileler şunlardır: Benî Hâşim, Benî Muttalib, Benî Zühre, Benî Teym ve Benî Esed. Toplantıya Benî Hâşim'den düzenlenmesine ön ayak olan Zübeyr b. Abdülmuttalib'den başka o sırada yirmi (veya otuz beş; İbn Habîb, s. 53) yaşında bulunan de katıldı.

Antlaşmanın muhtevası genel hatlarıyla şöyle ifade edilir:

"Allah'a and olsun ki Mekke şehrinde birine zulüm ve haksızlık yapıldığı zaman hepimiz, o kimse ister iyi ister kötü ister bizden ister yabancı olsun, kendisine hakkı verilinceye kadar tek bir el gibi hareket edeceğiz; deniz süngeri ıslattığı ve Hira ile Sebîr dağları yerlerinde kaldığı sürece bu yemine aykırı davranmayacağız ve birbirimize malî yardımda bulunacağız" (Süheylî, II, 73).

"Eğer Hilfü'l-fudûl'e katılmam için soyumdan ve ailemden ayrılmam gerekseydi bunu hiç çekinmeden yapardım." - Utbe b. Rebîa (Ebü'l-Ferec, XVII, 300).

Hilfü'l-fudûl'ün daha sonraki tarihlerde devam edememesinin en önemli sebebi bu antlaşmaya yeni katılmaların imkânsız oluşuydu. Bundan dolayı Emevî hilâfetinin başında son mensubunun ölmesi üzerine bu antlaşma sona erdirdi.

Bütün kaynaklarda Hz. Peygamber'in bi'setten sonra da bu ittifaktan övgüyle bahsettiği, İslâmiyet'in onu daha da pekiştirdiğine inandığı ve bu yemini kızıl tüylü bir deve sürüsüyle de olsa asla değişmeyeceğini, tekrar çağrıldığı takdirde de tereddüt göstermeden derhal icâbet edeceğini söylediği (Müsned, I, 190, 317) kaydedilmektedir.

Hz. Peygamber'in Hilfü'l-fudûl'ü öven sözleri İslam dininin ne kadar insancıl olduğunun en büyük kanıtıdır. İslam'ı kılıç dini gibi göstermeye çalışanlara bu sözleşmeyi göstermek kâfi gelecektir. İslam, insanı ve insanın dareyn saadetini hedefleyen bir dindir. Böylesi bir dini, insan düşmanı göstermeye çalışmak insafın ötesinde bir olaydır. İslam'ın insancıllığını göstermek için de böylesi bir kurum oluşturmak, Müslümanların görevi olmalıdır…

Derlenmiştir.
TDV, HİLFÜ'l-FUDÛL - Muhammed Hamîdullah
cilt: 18; sayfa: 32

2018 Fikriyat. Tüm hakları saklıdır.
BİZE ULAŞIN